01 Şubat, 2010

finalist # 2: bülent b.

Kader beni 1985 kışında, Karadeniz topraklarında, su tesisatı olmayan, elektrik tesisatına hala alışılamamış bir köy evinde dünyaya getirdi. Ailenin en küçüğü olarak her daim ayak işleriyle uğraşmak vaktinden erken büyümemi sağladı belki. İki abimin büyüyüp bahçe işlerine terfi etmelerinden dolayı daha 5 yaşımdayken evin ineklerini gütme işi bana kaldı. Doğayla mücadele ve sorumluluk konusunda ilk dönüm noktam bu vakte denk gelir.

İlkokul hayatımın ilk iki yılı da aynı şekilde köyde geçti. Medeniyetten hayli uzak, boş vakitlerde okula gidilen, ailenin geçim zincirinde önemli bir rol oynamanın çocuk yaşta esas olduğu ve bunu ister istemez kabullendiğim bir yaşamın ilk anılarını bu şekilde anımsıyorum.

Köyde ortaokul olmadığı için abimin ilkokulu bitirdiği yıl Ordu’ya taşınmamız benim için bir başka dönüm noktasıdır. Sosyal bilgisi derslerinde öğretmenimin tanımladığı gibi "yazları yaylalarda, kışları ovalarda" geçen bir hayattan söz ediyorum burada. Her ne kadar sıra arkadaşım Ozan nisan ayında gideceği yaz tatili için ailecek yaptıkları planlardan bahsetse de benim tüm yaz mevsimini güneşin altında bağ bahçe işleriyle uğraşarak geçirecek olmam gerçeği, kabullenmişlikten midir nedir o kadar koymamaya başlamıştı. Çok sonradan anladığım şey köylük hayatın keşiflerle dolu olduğuydu. Şundan eminim ki şehir çocuğu denen varlığın bilinçaltına işlenen ilk güdü, çevresindeki insanlarla sonsuz bir mücadele etmek zorunda olduğu. Bu yüzden ne kadar kapitalist ve modernsek o kadar bencilleşiyoruz. Benim gibi köy çocuklarında ise bu güdü genelde doğayla mücadele etme şeklinde ortaya çıkıyor. En büyük düşmanlarımız gece tarlamızı yerle bir eden domuz sürüleri, ırmağın taşan suyu, harmana girip fındıkları yiyen bir kirpi ya da bir tilki.

Lisede hocamız (öğretmen ilkokulda kaldı) momentten bahsederken ben zaten bunu daha 6-7 yaşlarımda bahçenin içindeki büyük taşları temizlerken kullandığımız kazıklardan bildiğimi fark ettim. Ya da aynı şekilde maddede "özkütle" diye bir şey olduğunu kışın soğuk suyun değirmeni daha kuvvetli çalıştırmasından biliyordum. 18 yaşıma kadar Ordu dışında herhangi bir şehir görmemiş olsam da pek çok şeyi aslında kendi kendime keşfetme imkanı bulmuş, balıkları, karınca tünellerini, büyükbaş hayvanları, bitkileri, mantarları ve buna benzer çoğu yaşam formunu bizzat görerek öğrenmiş ve o şekilde varolmuştum. Tabi o ara TV'de gördüğüm başka ülkeler benim için rüya bile olamadığından mütevellit sadece ülkemin başka şehirlerine gitmek, görmek; bir başıma ipsiz sapsız dolanmak hayaliyle yaşayabiliyordum.

Çocukluğumla ilgili en fazla içimde kalan iki durumdan biridir bu çok erken yaşta ailenin maddi geçimi adına sorumluluk almak ve etrafındaki arkadaşlarının hayatında gördüklerinden mahrum kalmak. En acısı ise hiçbir zaman bir bisiklet sahibi olamamamdı. Şimdi "iyi ki" dediğim bu durum ciddi manada can sıkıcıydı. Zira iki tane anayolla çevrilmiş mahallemizdeki arkadaşlarımın hepsinin bisikleti olmasına rağmen 500 metrekarelik bir alanın dışına çıkamıyorlar; tabiri caizse güzelim dağ bisikletlerinin hakkını veremeyip hem kendi hem de bisikletlerinin miadını bu şekilde dolduruyorlardı. Benimse gözüm Ordu ilini çevreleyen dağların eteklerinde görünen camii minarelerindeydi. Hani şöyle altımda bir bisiklet olsa hiç kimseye haber vermeden atlayıp yollara koyulacak, o camileri bir şekilde bulup çeşmelerinde elimi yüzümü yıkayacak, manzarayı izleyecek, ikindi namazına gelen amcalarla sohbet edecek ve gerisin geriye dönecektim evime. Ama maalesef hevesle imkan aynı anda nadir bulunuyor bünyelerde. Belki de doğamız gereği olmayana fazla tenezzül ediyoruz.

Kısacası üniversiteye kadar olan hatırladığım yaşamım okulda, köydeki fındık bahçelerinde, yayladaki koyun sürüleri arasında ya da en iyi ihtimal şehirde bir an önce tamamlayıp kiraya vermek için babamın bana bisiklet dahi almadığı inşaatta geçti. Her şeyin hayal edildiği ve hiçbir şeyin yaşanamadığı hayatlar biraz sığı kalıyor. Belki eksik… O eksiklikten kaçmanın tek yolu ise turistlikte görünüyor o yıllarda.

Üniversite tercihlerimde memleketimden mümkün mertebe uzağa kaçmaya özen gösterdim. Ailemin yaşadığı hayatı yaşamamak için çok fazla saygı duyduğum aynı ailemin beynime işlediği tüm "ideal insan" doktrinlerini bir bir attım kenara. Ve "benim" diyebileceğim bir hayat kurmaya karar verdim.

Sene 2004 olduğunda Sakarya Üniversitesi’nin Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü kazanmıştım. Diğer iki abimse çoktan mühendis olmuş, askerliklerini tamamlayıp evlenmişlerdi. Onların kendilerine kurdukları hayatlardan pek hazzetmeyip bir hata olarak gördüğüm bu tip yaşamlardan kaçmak istedim. Üniversitenin ilk yıllarında okul pek ilgimi çekmedi açıkçası. Ben 45 liraya serway kitabı almak yerine otobüs bileti aldım. Günübirlik yolculuklara başladım kısa mesafelerde. Sırtımda çantamla hep otogarda karar verdim o gün gidip akşama döneceğim şehirlere. Merkez üssüm Sakarya. İlk yolculuğumda kendimi suç işliyor gibi hissettim açıkçası. Bolu otogarına indiğimde orada başıma gelebilecek bir olayın aileme intikal etmesi ihtimalini geçirdim aklımdan. Sonra "hiçbir plan yok, işte planım bu" diyerek gezdim aylak aylak Bolu sokaklarında. Bursa, İstanbul, İzmir, Ankara, Balıkesir yollarına da aynı şekilde düştüm. Arada ailemi arayıp para istemek dışında kimseyle ilgim kalmamıştı.

Bir fırsatını bulup okul öğrencilerinin katılabileceği, Alanya’da bir otelde bilmem kaç gün bilmem kaç eksi bir gece süren tatile gittim arkadaşlarımla beraber. Herkes durumdan, otelden, plajdan ve açık büfeden fazlaca memnun görünüyordu. Fakat aradığım şey, olmak istediğim yer ve uyumak istediğim yatak bu değildi. Vazgeçtim turistlikten.

Bir iki yılım aynı şekilde geçtikten sonra arada bir okula uğramaya karar verdim, kütüphaneye kapanıp Rus edebiyatına kafa yordum. Ev hayatım da düzene oturdu o dönem. Bir gün ev arkadaşımın kömürlükte bulduğu bir bisikleti eve getirmesi bir başka dönüm noktası oldu benim için. Yıllar önce almayı en çok dilediğim Bisan Eldorado marka 18 vites bir bisiklet. Hayal mi gerçek mi pek inanamadım önce. Sağlam bakım yapmak gerekiyordu ki ben de öyle yaptım. Bunun için girdiğim bisiklet forumlarından da bu işten profesyonel manada anlayan insanlarla iletişim kurdum. Bu sefer otobüs yolculuklarına nazaran daha kısa ama içinde daha fazla görüp geçirmişlik olan bisiklet turlarım başladı. Öncelik Adapazarı İzmit yolunu gidip gelmekti. Gitme konusundaki cesaretim gelme konusunda olduğu kadar kendini ortaya çıkarmayınca "çok yorulursam İzmit’ten trenle dönerim" diye hesap yapıp bir sabah düştüm yollara. Akşama doğru kendimi İstanbul-Kadıköy’de buldum. İşte yıllardır yapmam gereken buydu. Ne kariyer, ne idealize edilmiş bir yaşamın yan ürünleri, ne de şaşalı bir servet asla bunun yerini tutamayacaktı. Abimlerin tüm "adam ol" uyarılarına rağmen yemeyip içmeyip aldığım yarı profesyonel bir bisiklet kız arkadaş, yüksek not, karizma, popülerlik ihtiyacımı karşılıyordu.

Bisikletle ikinci seyahatim Sakarya-Edirne arasında oldu. Birinci günün akşamı İstanbul'a, ikinci günün akşamı Edirne’ye vardığımda kilometre saatim 440'ı gösteriyordu. Üstelik bir günde gittiğim en uzun yol olan 240 kilometreyi de o gün kırmıştım. İlk defa Trakya bölgesine giden bir insan olarak o yollardan bisikletle geçtiğim için otomobillerle onlarca defa geçen insanlardan daha iyi biliyordum. Çünkü yer çekimini hissediyor, ekin tarlalarını kokluyor, virajlarda yatıyor, tümülüslere tırmanıyor, karga seslerini duyup rüzgarı yanaklarımda hissediyordum. İşte gezmek, görmek, anlamak buydu. Gezip görme konusunda bisiklet, yürümekten sonra varılabilecek en uç noktaydı.

Bu yolculuğumun ardından gezginle turist arasındaki ayrımı da yaptım. Turist fotoğraf çeken, tekerlekli valizini yanından ayırmayan, ailesinin üyeleriyle seyahat eden, dönüşte arkadaşlarına fotoğraflarını gösterip kendisiyle gurur duyan; kısacası o bir anlık gururu yaşamak için dolaşan insandı. Gezginlikse tam bana göre bir şeydi. Sadece pedal çevirmek, nereye gittiğini bilmediğin yola girmek, yolda kalan bir kadın sürücünün tekerini değiştirmek, önündeki virajdan sonra göreceğin manzarayı viraja yaklaşınca beyninde canlandırmaya çalışmak ve her defasında yanılmak, fotoğraf çekmek yerine hissederek o ambiyansı beyne kazımak, "sen yarışçı mısın, bu bisiklet kaç yapıyor en fazla, ne işin var burada" diyen insanlara açıklama yapmak, yandan geçen geneli Şahin marka otomobillerin camından atılan bira şişelerinden kafayı sakınmak, aşkı ve parayı satıp serserilik almaktı.

Bisikletimle bi başıma Sakarya’dan çıkıp İznik – Bursa yolundan Uludağ zirvesine çıktım. Daha sonra İzmir'den kıyı boyunca Antalya'ya ulaştım. Genelde bisikletle gittiğim yerleri ya farklı yollardan yine bisikletle ya da otobüsle döndüm. Zira aynı yoldan iki kez geçmek mecburi haller dışında pek ilgimi çekmiyordu.

Bu gezilerimden bağımsız olarak kendi sınırlarımı bilmek adına Ankara-Adapazarı arasında rekor denemesine kalkıştım bir sabah. Ankara-Keçiören'den çıkıp 14 saat pedal çevirerek Adapazarı'ndaki evime ulaştım. 320 kilometreyi normalden biraz daha zorlu şartlarda gidebilmiş ve artık bisikletle günlük gidebileceğim yol sınırını belirlemiştim. Evet 300 kilometre yolu bir günde rahatlıkla gidebiliyor ve bu da bana ziyadesiyle yetiyordu. Zaten en uzak iki sınırı arası 1500 km olan bir ülke vatandaşı için yeterli bir rakamdı bu. Ve evet, artık sınırlarını bilen bir insandım ben. İşte şimdi küçük yaşlarda ağır işlerle haşır neşir olmanın, doğa şartlarına dayanıklı şekilde yetişmenin meyvelerini topladığımı hissettim.

Yetenek denen kavramın asla doğuştan gelmeyip sonradan yaşanılan hayat doğrultusunda şekillendiğine inanan bir insan olarak geçmişimi yad ettiğimde gezginlik hevesimi, seyyahlık tutkumu, yorgunluğa, uykusuzluğa, sıcağa, susuzluğa; kısacası doğa karşısında hayatta kalma gücümü ve sosyalliğimin bu yönde gelişmesini çocukluğumla ilişkilendiriyorum. Farklı kültürlere, farklı dillere, farklı dinlere, farklı topraklara olan tutkumunsa hala nereden geldiğini kestirebilmiş değilim. Sadece bir ara kendimi kaptırdığım kitaplardaki betimlemelerin, Into the Wild filminin ve okuduğum bölümün etkisi olabileceğini düşünüyorum.

Neden bursu istiyorum?

Hedefim yapabileceğim en uç şeyi yapıp dünyayı dolaşmak. Turks ve Caicos adaları beni çekiyor. Belki Mark Beaumont’un 197 günlük "dünyanın etrafını bisikletle en kısa sürede dolaşma" rekorunu 180 güne çekmek. Şimdilik uzak bir hayal gibi görünse de, yine de bir kenarda duruyor öylece. Dediğim gibi dünyayı bisikletle dolaşmak, Güney Amerika'yı bir uçtan bir uca katetmek. Google Earth'te bakıp hayal kurmaktan çok daha fazlası lazım bana. Ama yurtdışı tecrübem hiç olmadığı için o ilk Bolu seyahatim gibi bir tedirginlik var yurtdışına karşı.

Sizin imkanlarınızla yapabileceğim şeyi düşündüm şimdi. İnterrail değil de bisikletle Adapazarı'dan veya Edirne'den çıkıp Alexandrepoli(Yunanistan)-Kavala-Selanik-Katerini-Larissa yolundan Atina'ya varmak. Atina'dan sonra gemiyle Adriyatik Denizi'ni geçip Venedik'ten yoluma yine bisikletle devam edip Roma ve Napoli üzerinden Sicilya Adası'na varıp Etna Yanardağı'na izin verildiği ölçüde tırmanmak. Toplam bisikletle kat etmem gereken yol 2500 km civarında. 1000 km'si Yunanistan, 1500 km'si ise İtalya topraklarında. Üç aşağı beş yukarı bu yolu 10 günde gidebilirim. Toplam yolculuğum duruma göre 15 ila 20 gün arası sürer.

Bu turu finans dışında çok rahatlıkla tamamlayabileceğimi ve bunun hayatımda yeni bir dönüm noktası olacağını biliyorum. Yurtdışı seyahatlerinden de herhangi bir çekincemin kalmayacağından eminim. Ve biliyorum ki bu hayalim hayata geçtiğinde dünya gerçek bir gezgin daha kazanacak. Bisikletle dünya turunun o güzümde büyüyen balonu sönüp kendime olan güvenim artacak. Mark Beaumont’un günde 150 km yol katederek kırdığı rekoru 200 km giderek aşabileceğime olan inancım artacak belki. Rekor, şan ve şöhret bir kenara, insanların benden bekledikleri şeylerin değil kendi hayallerimin, kendi tarzımın, kendi karakterimin esas olduğu bir hayatın dönülmez yoluna girebileceğim. Aksi halde kendi benliğimi, yeteneklerimi, şuurumu ve beynimi hiçe sayıp en büyük iki dönüm noktası evlilik ve askerlik olan bir hayatın mensubu olarak geçecek güzelim günler. Hayatında geçerli olan tek şey yollara düşmek, bilinmedik diyarlara pedal sallamak olan bir insan için ömür boyunca nefret ettiği işlerde çalışıp bir eve ve bir otomobile sahip olmak kesinlikle işkencelerin en büyüğüdür.

Üniversitede kütüphaneye kapandığım dönemde okuduğum felsefe, hümanizm, sosyoloji etiketli kitapların da mevcut hayallerimde çok büyük etkisi vardır. Bu yönde gelişen düşüncem bana sadece bu ülkenin vatandaşı olmadığımı, evrensel manada bir insan olduğumu; bir insan olarak sadece kendi ülkemde değil tüm dünya topraklarında bir hakkımın ve sorumluluğumun olduğunu, her toprağın toprak, her yolun aynı yol, insanın her yerde insan ve her ağacın ülke farkı gözetmeksizin aynı ağaç olduğunu hatırlatıyor.

Bu arada Özlem Hanım, bisiklet seyahati konusunda yardımcı olamazsanız tren yolcuğuna da talibim. En azından özgüvenim yerine gelip yabancı ülke fobimden kısmen kurtulurum. Kalemim ise ortalamanın çok üstündedir. Üniversite dergisinde editörlük yaptım bir ara. Zaten iki şey beni özgür kılıyor. Birincisi bisiklet, ikincisi bembeyaz bir kağıt ve kalem. Alttaki linklerde de Ekşi Sözlük'te Bayermuhen nickiyle yazdığım ve yukarıda biraz bahsettiğim iki bisiklet yolculuğumu anlattığım yazılar var. Emin olun blog sayfasında çok daha iyisini yapabilirim:)

Bülent B.

11 yorum:

mesut dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
mesut dedi ki...

Valla güzel bi yazı olmuş. Bu arkadaş olabilir hatta olsun diyebilirim. Ama turistle gezgin arasındaki farkı yazmış ya turiste bende birşeyler eklemek istiyorum. Bir de turist bir eli cüzdanında öbür eli çantasında yerli halka öcü gibi bakan hatta onunla hiç konuşmayan (iki gün önce aksarayda tranvaya binip annemim yanına oturan daha dğrusu annemin yanına oturduğu koreli elinde Sultanahmet yazılı bi kağıt bulunan zırp pırt da sağa sola bakıp ineceği yeri kestirmeye çalışan ama asla hemen yanındaki nereye gidecen der gibi ona bakan anneme bişey sormayan sonra anneciğimin o tüm sevecenliğiyle nereye gidecen kızım demesiyle yine tüm tedirginliğiyle elindeki kağıdı gösteren ve yine ben konuşmasam konuşmayan ve sonra Sultanahmette indirdiğim bir varlıkla karşılaştığım için böle söledim) ve her an kaçmaya hazır bir tay gibi ortalıkta dolaşan bir nesne. Bu yüzden turistleri sevmiyorum aslında ama kötü de davranmıyorum.

Sinan Umutlu dedi ki...

blog adresini de ekleyebilirmisiniz?

Hafiye dedi ki...

Benim oyum Bülent'e. Seyahate dair motivasyonunu, seyyahlıktan anladığıma eş buldum.

NzN dedi ki...

Sanırım ben tüm mektuplar yayınlandıktan sonra dönüp hepsini bir kere daha okuyacağım, sonra oy vereceğim.
Her bir başvuru da "bu da olur, aa yok yok bu daha mı iyi ne! ama bu da gitsin yahu! en iyisi hepsi gitsin" diyecekmişim gibi hissediyorum.
Gezmek isteyen, içinde, ruhunda, özünde bu tadı keşfetmiş olan herkes gezebilmeli bence, görebilmeli bir parça bile olsa...
Yüreğine sağlık Bülent.
Buradaki burs ile ya da değil umarım herkes 'gitmenin' bir yolunu bulur...

p.s. Özlem şu anda toplanan para ile toplamda kaç kişiye burs verilebiliyor?

Kadir dedi ki...

Nzn@yanlış hatırlamıyorsam 4 kişiydi.. umarım yeni desteklerle 5-6 olmuştur... olsa ne güzel olur :)

Adsız dedi ki...

Amiable dispatch and this mail helped me alot in my college assignement. Gratefulness you for your information.

Baki Berk Kayalar dedi ki...

Kelimesi kelimesine okudum. Harika bir metin olmuş. Bisikletle Yunanistan-İtalya turunun o kadar dar bir zaman aralığına alınması doğru olmayabilir. Gezmeye hiç vakit kalmaz.

Başarılar dilerim.

Baki Berk Kayalar

umitorhan dedi ki...

Harika bir yazı. :) Bisikletçileri seviyorum. Aldığın yollar inanılmaz. Bir günde 300 km! Ben hayatta gidemem bu mesafeyi.
Sevgili Berk in de dediği gibi bence daha uzun bir zaman ayırmalısın bu rotaya.

Sevgiler.

bülent bayer dedi ki...

Sevgili Ümit ve Baki dostlarım, romalılar;

Evet, 15-20 günde 2500 km gitmek biraz aceleci bir hal gibi görünse de aslında benim bisiklet anlayışıma uygun. Ben bisikletimle 100 km yol gitmyeceksem bisikleti balkondan alıp iki kat aşağı indirmiyorum. Benim sınırım 300 km, minimumum ise 150 km. Mesela bisikletimle yola koyulunca dinlemek için bir benzinlikte durduğum zaman acele ediyorum. Çünkü bisiklet orda öylece dururken dayanamıyorum, ne kadar yorgun olursam olayım bir an önce üzerine atlamak ve pedal çevirmek istiyorum. Bu çok sususz bir insanın gürül gürül akan bir derenin karşından tahrik olması gibi. Ve pek çok bisikletçi arkadaşımda gözlemlediğim en büyük şikayet olan bisiklet selesinin kıçı acıtması bende hiç olmuyor. Bir de uzun yola çıkacağım zaman sabah 6 gibi çıkıyorum ve ilk 6 saatte, yani saat öğle 12 gibi 160-170 km yolu gerimde bırakıyorum. Etna Yanardağı ise birinci sınıta jeoloji I dersinde bir slaytta görüp numune almak için can attığım ulvi bir yerdir benim için. Yani 2500 km'lik bu yolculuğu 2 aya yayma şansım olsa ben yine o yolu maksimum 25 günde giderim. Çünkü dayanamam, pedal çevirmeden duramam. Yolların eğimi de beni yıldırmaz. 30 rakımlı maşukiye'den 1600 küsür rakımlı kartepe oteline 1 saat 20 dakkada bisikletin sırtından hiç inmeden tırmanan bir insanı düşün. Sırf keyfiyetten. Bisiklet benim için böyle bir aşk. O çeşme başlarında durduğum zaman gerçekten gönlüm bisikletin üstünde olmamaya el vermiyor. Zaten bu yolculuğa çıkarsam şimdiye kadar kullandığım ekipmandan daha farklı bir ekipman kullanacam ve bu benim için avantaj olacak. Mesela tüm yolculuklarımda 1.90'lık maxxis kullandım ama bursu kazanırsam 1.40'lık michelin takacam bisiklete. Bunun yanı sıra yine hiç kullanmadığım spt'leri takacam bisiklete ve kendi ayağıma. Her türlü her zamankinden daha avantajlı olacağım. Sadece yüküm biraz olması gerekenin üstünde olacak o kadar. Tek korkum rüzgarın ters yönden esip mukavemet oluşturması. O da sürekli esecek değil ya, en fazla bir iki günümü alır fazladan.

Zeplin Ates dedi ki...

Hakettiğini düşünüyorum, şansın bol olsun.