23 Şubat, 2010

finalist(ler) # 11: gaye sönmez ve esra çinar

Bir elin nesi, iki elin sesi var diyerek; gelecekte de dostluklarının bu hızıyla sürmesini umduğum 2 yoldaşı birlikte değerlendirilmek üzere finalistler arasına aldım. Bu ikiliye ayrı gayrı yakışmaz. İkisinin aynı anda seçilme şansı da olmaz. Evet, evet. En iyisi böylesi.

***


Ahmet'ten olma, Kebire'den doğma Gaye Sönmez'in hikayesini dinleyeceksiniz az sonra, haberiniz ola!

Yaz çocuğu olmanın acısı hiçbir zaman kalabalık olmayan ve hediyesiz geçen doğum günlerinde çıkar en çok. 14 Ağustos da yazın hakkını bir hayli veren günlerden olduğu için doğum günlerinde yaşanan bu hayal kırıklığını iyi bilirim. 1989'da Zonguldak'ta bilmem ne hastanesinin bilmem kaç numaralı odasında bir önceki günden farklı olarak bir de beni bulabilirsiniz annemin kucağında. Ülfet ve Şule, benden yaşça bir hayli büyük olan ablalarım da başta kıskançlık sonra yeni oyuncak bebeğe kavuşmuş çocuk heyecanıyla sarılmışlar bana duyduğuma göre.

Yıllar yılı sürecek olan malum eğitim kariyerimi 4 yaşında anasınıfıyla, anasınıfı maceralarım da ilk aşkım Sercan'la başlatabiliriz. O zamanlar ah ettiğim bir başka şey de memur çocuğu olup sürekli oradan oraya taşınan arkadaşlarımın peşinden gidememekti. Onlar gidecekleri için, ben kalacağım için ağlardım. Bir köşeye dükkan açmış esnafın çocuğu olmak da böyle bir ikinci darbe vuruyor insana. İşte o yüzden hep aynı yerde büyüyüp gidiyorum ben de… Kozlu İlk Okulu, Alparslan İlköğretim Okulu, Zonguldak Anadolu Öğretmen Lisesi… "Ben yapamadım kızım sen yap bari" ideolojisini ailem sağolsun en çok okul gezileri konusunda yansıtıyor bana bu yıllarda; Çanakkale, Efes, Pamukkale, İstanbul… Her sene bir gezi oluyor okul yıllarında. Bir de fotoğraf hevesi var tabi o yıllarda; elde eski analog bir makine, ama çekilen fotoğraflara güven tam… Gezdikçe basılıyor deklanşöre şak şak… Sonra ÖSS denen bela hayırlısıyla savılıyor baştan. Hep hayallerde olan İstanbul artık ufukta görünüyor hem de manzarası bol yerinden bir köşe veriyorlar bana sağolsunlar. Gel sen şuraya otur diyorlar, bakıyorum Çeviri Bilim kıyak bölüme benziyor. Boğaziçi Üniversite'sinin manzarasından mıdır yoksa etrafta bol kepçe bulunan yabancı öğrencisinden midir bilinmez bir yurt dışı hevesi sarıyor içleri. Ama ilk önce biraz çalışıp para biriktirmek gerekiyor. Bir arkadaşla birlikte "The Cult of the Amateur" kitabının çevirisi can havliyle de olsa teslim gününe yetiştiriliyor. Sonra biraz freelance çeviri, biraz İngilizce özel ders… 1 sene boyunca yapılan hazırlık sonunda meyvesini veriyor. Fotoğrafçılık kulübünde öğrenilen her şey, sanki yüzyıllardır peşimizdeymiş gibi olan İngilizce, liseden yadigar deyip üniversitede de devam edilen Almanca, yeni aşk Rusça konuyor bir sepetin içine ama cepte de Hürriyet gazetesinden kuponla alma bir "6 dilde konuşan sözlük" ihmal edilmiyor. İşte böylece düşülüyor yollara… Gönüllü çalışma kampı… Maksat gezmek ya hem farklı ülkeler hem yakın yerler olsun demişiz tercih yaparken, bahtımıza da Almanya'da Dressden yakınlarında Gossberg diye bir köyle Fransa'da Clermont Ferrand yakınlarındaki daha büyükçe bir yer çıkmış… Bir kot, bir şort, bir eşofman, birkaç tişört doldurup bir çantaya düşüyoruz yola. Bir buçuk ay… Sonrasındaki hisler mektupta da bahsettiğim gibi bolca karışık. Dört aydır yapılanlar ise bir daha gidebilmek için İngilizce özel ders, iş çıktığı kadar çeviri, 3. sınıfın dersleriyle cebelleşme de bunun yanında hediye.

Mavi gökyüzü, Yeşil Bir Mat, Hayaller…

Masmavi bir deniz, açık bir gökyüzü, bir de yelkenli çizmişim ajandamın ilk sayfasına. Ardından Yann Tiersen'in Les Jours Tristes şarkısının sözleri... Okuduğum, dinlediğim her sefer bana güç veren, bıraksalar şu an dünyayı kökünden değiştiririm dedirten hüzünlü, bir o kadar da cesaret verici şarkı. Ve işte dördüncü sayfadan itibaren başlıyor Almanya macerası.

Okuldan bunalmış, buralardan kendini kapana kısılmış gibi hisseden iki yürek olarak bir kış boyu düşündük yazın ne yapmamız gerektiğini. Work&Travel idi ilk hayalimiz özgürlükler ülkesini fethetmek hevesiyle. Baktık olmuyor, baktık gözümüz kendi imparatorluğumuzun sınırlarını olabildiğince genişlemekte, yani tek bir ülke bize yetmeyecek karar verdik daha yakından başlayıp daha çok kale düşürmeye. Gönüllü çalışma kamplarının hem nispeten uygun fiyatları, hem birçok ülkeyi kapsaması, hem de kendimiz gibi onlarca insanla haftalarca beraber yaşama fikrinin cazibesiyle gözlerimizi ışıldattı adeta. Haritadan yer beğendik haftalarca ilk yerleştirmelerde seçtiğimiz kamplar dolunca Fas'tan Sibirya'ya kadar tüm kampları araştırmaya başladık.

Nisan ayının başları, günü tam kestiremiyorum, dersteydim telefonuma mesaj geldi. Macera ortağım Esra "kamplar belli olmuuş, Gossberg ve Vernet la Varenne'e gidiyoruuuuuzz:)" diyordu. O ders, sonra o hafta, gelecek aylar nasıl geçti hatırlamıyorum. Yapmamız, hazırlamamız gereken bir şeyler, bakacak kamp fotoğrafları buluyorduk zaten sürekli kendimize.

Sonra 3 Temmuz… Atatürk Havalimanı… İlk yurtdışı seyahatine gidecek iki macera ortağı geceyi havalimanında geçirip sabahın köründe bindi uçağa. Tam 45 gün sonra 18 Ağustos'ta da aynı yere konacak, sabaha kadar geride bırakılan anıların heyecanı, yolculuğun bitişinin verdiği buruklukla sabah metronun çalışma saatine kadar yine aynı banklarda sabahlayacaktı bu iki kişi. Arkada bırakılan günler, saniyeler bolca fotoğraflanmış, bazen saatlerce uzun uzun bazen çalakalem sayfalarda yerini almış olsa da o heyecan yeniden yeniden yaşanılası şekilde iz bıraktı kanatsız, paraşütsüz hayata çivileme atlama hevesindeki bu ikilide.

İlk göz ağrısı uçak biletleri, ilk özgürlük andı, iliklerde hissedilen ilk heyecanlar, büyümenin daha önce hiç bu kadar güzel gelmeyen tadı… Dresden, Freiberg, Prag, Lyon, Clermont Ferrand, Paris. Hiç tanımadığın 25 farklı kişiyle bir buçuk ay boyunca paylaşılınca hayat dönüşte tek başına sırtlanılmayacak kadar ağır geliyor insana sanki. Her şeyi konuşup her şeyi paylaştıktan sonra bir daha “merhaba” demek olasılığının çok az olduğunu bilerek söylenen "görüşmek üzere"ler. Kırılan valizi taşırken su toplayan eller, 2 Euro vermemek için sudan mahrum bırakılan dudaklar, o yeşil mat olduğu sürece bank, taş, tahta fark etmez her yerde uykuya dalan beden geride bırakılıp dönüldükten sonra hayat çok daha farklı geliyor insana; bazı şeyler ne kadar önemsiz, bazılarıysa hep hak ettiği değerden mahrum yaşamın köşesine atılmış gibi geliyor. Özgürlüğün tadı hiçbir şeye değişilmezmiş ya, tüm hücrelerinde hissediyor insan o duyguyu.

Sırf yeniden "merhaba" demek için can atılan o insanlarla irtibatta kalmak için açılmış Facebook hesapları, gelip giden mektuplar, mailler, kargoda kaybolan paketler… Ve en sonunda çok özlenen bir merhaba! Pasaport, vize, döviz, boş vakit tellerine takılmamış bir dost uçarak geliyor bizi ziyarete… Dört aydan uzun süre geçmiş aradan o heyecan, gülümseme sönmemiş… 8 gün İstanbul kazan biz kepçe Clermont Ferrand yakınlarındaki küçük bir köyde tanışan heyecanı büyük üç genç arşınlıyoruz sokakları; aynı taş kaldırımlı köyün, taş duvarlı bir evinden başka bir dost da katılıyor bize ardından. Dersler ekilip, sınavlar karambole geliyor birazcık ama İstanbul'da gidilmedik yer, tadılmadık yemek kalmıyor sekiz günde. Haa bir de bu yazı biraz geç kalıyor aynı sebepten. 5 Ocak 2010, bugün tekrar "hola" demek üzere bir macera ortağımızı Atatürk Havaalanı'ndan kanatlandırdık. O henüz varmadı bile evine ama tekrar görüşme planlarını biz çoktan yaptık. Interrail özgürlüğünü iki kere yaşamış olan bu dost üçüncüsüne birlikte gitmek üzere söz alıyor bizden. Biz onu İspanya sokaklarında bulup eğlencesine eşlik edeceğimiz güne kadar teknoloji nimetleriyle hasret gidermek üzere yolculuyoruz. Invıtation için garanti verip interrail hakkında tüm tecrübeleri, yapmamız gerekenleri anlatıp, kabaca bir hesap çıkarıyor bize bu süre içinde sağolsun. Kamptan ayrılırken kendi sözüme güvenemeyerek "görüşmek üzere" denilen birçok kişinin yolumuzun üstünde olabileceğini fark ettik hep beraber. Hatta bazılarının planlarında da Avrupa turu olduğunu bize katılmak istedikleri, bize ekiplerine katmak istedikleri haberini aldık bu sekiz gün içerisinde. Kendi başına olmanın getirdiği özgürlük ve tecrübe ile eski ve yeni macera ortaklarıyla buluşmanın potansiyel heyecan ve enerjisi, daha bu soğuk kış aylarından yazın sıcağında gezilecek yerleri planlayabilme lüksüne sahip olma ihtimali yazıyı yetiştirme hevesindeki parmaklarıma son dakikalarda hem güç hem de sakarlık getiriyor. Ama neden olmasın diyor onlar da, hayallerim de: belki de sözümüzü tutup eski dostları yeniden görebiliriz, belki de yeşil matım ve siyah sırt çantamın tozları başka bir yerlerde sokağa savrulur bu yaz, belki hayaller gerçek olur, belki özgürlük yine ait olduğu ruhu bulur…
Gaye Sönmez


Erzincan, 26 Mayıs 1989. Zorlu bir doğum oluyor Esra Çinar'ınki ama inatçı bir kız, hayata gözlerini açmak için olabildiğince hevesli. Babası çok mutlu oluyor kızını biricik karısı Firgat’ın kollarında görünce. Ardahan şehrinde başlayan yolculukları Erzincan'da meyvesini veriyor. Kızın gözleri ışıl ışıl galiba interrail yolcusu:)

Sonra Artvin'e taşınıyorlar. Esra ilkokula Artvin'in Murgul ilçesinde başlıyor. Orada iki de kardeşi oluyor Esra'nın: Ayşecik ve Burakçık. Memur babasının gezme isteği bitmiyor bir türlü. (Esra’nın kime çektiği de böylece anlaşılmıştır.) Topluyorlar eşyalarını Balıkesir'e taşınıyorlar. Esra bir köy okuluna devam ediyor orada. O zamandan hayalleri büyük Esra'nın. Babasına yalvarıyor halasının yanına tek başına gezmeye gitmek için. Velhasıl kelam Esra büyüyor. Lise sınavlarına giriyor ve oldukça başarılı oluyor. Kendini köy çocuklarından sonra Balıkesir'in en iyi lisesinde Sırrı Yırcalı Anadolu Lisesi'nde buluyor. Ufku genişlemeye başlıyor Esra'nın. Yeni her şeye aşık Esra: yeni bir dil, yeni bir kültür, yeni yollar. Dil bölümünü seçiyor sırf bu yüzden. Dil öğrenmek bir yeri gezmek gibidir. Bir yeri gezmek bir dili öğrenmek gibidir. İşte bu ikisi hep birbirini tetikliyor Esra'da. Bu arada kızımız başarılı bir öğrenci ve 2007 yılında kendini Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümüne kayıt yaptırırken buluyor. Fransızcası var orta seviyede, derdini anlatacak kadar Almancası, ve son olarak güzel konuştuğu, halen öğrenmekte olduğu İspanyolcası.

Esra şu an üçüncü sınıf öğrencisi. Dersleri iyi ama iyi bir işi, kazanacağı parayı sadece gitmek istediği yerlere ulaştıracak bir araç olarak görüyor. Esra'nın son zamanlardaki en önemli amacı kendine bir seyahat kariyeri yapabilmek… Her gidilen yer bir artı, her yeni toprak parçası onun ilerlemesi demek. Her yeni gün Esra için yeni bir yol demek. İlerde sözlü çevirmen olup dünyanın dört bir yanında çeviri yapmak istiyor. Eminim bir gün onunla yolda karşılaşırsınız.

Motivasyon

Yıl 2009, hayatımda en değer verdiğim insanlardan biri olan oda arkadaşım Gaye Sönmez'in yüksek ısrarları ile atılıyorum serüvene. Elimde olmayanları saymama gerek yok, malumunuz memur çocuğu öğrenci halleri, ama bende olanları sayınca anlam kazanıyor her şey. Her şeyden önce gencim bir kere, bunun yanında korkusuz bir yüreği de barındırınca kolaylaşıyor her şey. Tamam diyorum, gidelim. Kendini hep dizginlemiş ruhum aradığı huzuru buluyor o anda, gezmenin yarattığı karmaşa içinde.

Dedim ya elde yok avuçta yok ek iş buluyorum kendime. Her gün dersten sonra işe gidiyorum. Akşam geç saatlerde dönüyorum, ancak yemek yiyip ders çalışacak vakti bulabiliyorum. Belli aralıklarla beynim dur artık dese de bir kere coşan yüreğim ateşliyor her seferinde beni. Her ay kazandığımı dişimden tırnağımdan arttırdığımı atıyorum "gezi hesabım canım benim" adını verdiğim Garanti Bankası hesabıma. Bir süre sonra bakıyorum ki evet gidebiliyorum. Derdi yeni bir yerde nefes almak olan ben, başvuruyorum Gençtur'a. Kamp seçiyorum kendime, planlar yapıyorum gideceğim göreceğim yerler hakkında. Ama dürüst olmak gerekirse beni en çok yolda olmak heyecanlandırıyor.

Aylarca çalışıp bütün işlerimi vize, pasaport vs hallettikten sonra büyük gün geliyor. Bulduğumuz en ucuz uçağa atıyoruz kendimizi, ver elini Almanya. Hayatımda ilk kez yurtdışına çıkıyorum. Küçüklüğünden beri babasıyla gezmeye bayılan, akrabalarının olduğu bütün şehirleri üşenmeyip gezen küçük kız ki boy itibariyle hala küçüktür, kendini Almanya'nın küçük bir köyünde buluyor özgür ruhu devleşmiş bir şekilde, bir sonraki gününün nasıl olacağını bilmemenin verdiği dinçlikle. Almanlar kampta iyi bakıyorlar Esra'ya sağolsunlar. Ön ayak oluyorlar onun yeni yerler görmesi için. Esra hayatında en çok görmek istediği şehre seyahat ediyor bu sayede. Cebinde kalan para onu endişelendirse de biz yanındayız diyen yol-daşların verdiği kuvvetle alıyor Prag biletini düşüyor yola. Ah iyi ki varsınız yoldaşlar, ne iyi geliyor Prag Esra'ya. Ne iyi ettiniz de gidelim dediniz. Sağ olun, var olun. Esra mutlu, Esra'nın ruhu coşmuş. Kaldıkları yerde verilen kahvaltıdan kalan ekmeklerle sandviç yapıp onu katık ediyorlar yollarına bu gençler. Ama gocunmuyor hiç yürekler. Elbe akıyor Prag şehrinin kalbinden, bizim kalbimizden ve bütün endişeleri silip götürüyor.

Günler geçiyor ilk kamp bitiyor ve sıra ikinci kampa geliyor. Rotada Fransa var. Seyahat konusunda son derece cahil olan bizler boşuna para döküyoruz Dresden Lyon arası trene. Trenimiz en ucuzu olduğu için abuk sabuk bir saatte varıyor Lyon'a. Akşam dokuz suları Lyon şehrinde buluyoruz kendimizi. Bileti aldığımız günden beri planını yapmışız geceyi Lyon garında geçiririz diyoruz zaten. E sonuçta uyku tulumu, matı olan insana ne koyar ki bu hayatta. Tam garda zemin çalışması yapıp uyumaya hazırlanırken görevli geliyor, garın kapanacağı haberini veriyor bize. Yıkılıyorum gidebileceğimiz, bildiğimiz tek otelin fiyatını öğrenince. Ama yok, yıkılmak yok diyor yüreğim. Çıkıyoruz sokaklara gece gar kapanınca. Garın tam önünde açıyoruz uyku tulumlarımızı, oh tepemizde sokak lambası değmeyin keyfimize. Alıyoruz günlüklerimizi yazmaya başlıyoruz her gece olduğu gibi. Neden günlük yazıyorsun derseniz yaşadığım her saniyeyi hatırlayabilmek için yazıyorum. Eğer bir gün yorgun düşersem kalbimi tekrar ateşlemek için yazıyorum. Neyse, biz mutlu mesut kendimize sokak ortasında küçük bir yuva kurmuşken hayatın zorlukları ile karşılaşmaya başlıyoruz. Bize başından beri söylenenleri, iki kız tek başınıza gezemezsiniz rahatsız ederler, diyenleri haklı çıkaran olaylar oluyor. Ama yok, yılmak yok. Biz sakin sakin kitap okumaya, günlük yazmaya devam ediyoruz. Ve o gece ilk kez sokakta yatıyorum. E kardeşim bu koymadı mı hiç sana derseniz ne yazık ki hayır derim. Koymadı, öğrendim, yaşadım. Sabaha kadar bir damla uyku uyumadan nasıl bekleneceğini, kendini dilini bile anlamadığın insanlara karşı nasıl koruyacağımı en önemlisi kendime inanmayı öğrendim. Ve fark ettim ki iki kız değil tek başıma bile gidebilirim artık. Deneyim en iyi hocadır derler. Doğru. O gece hayatımda kendimi en özgür hissettiğim gecelerden biriydi. Tek mal varlığım, değerli uyku tulumuma güvenip çıkmışım zaten yola. Beni yarı yolda bırakmıyor sağ olsun. Buradan kendisine saygı sevgi ve hörmetlerimi iletiyorum ayrıca. Şu an kendisi istirahat ediyor ama en kısa zamanda yeni yolculuklara çıkacağız onunla. Efendim böylelikle Fransa sınırlarına girmiş oluyoruz. Kampımız yine harika geçiyor. Ben küçük bir Fransız köyünde oturup, yaşlı bir teyzeyle sohbet etmekten yılmaz bir haz duyuyorum. Her nefes alışımda ne kadar mutlu, şanslı olduğumu hissediyorum sırf yaşadığım, o gün güneşi görebildiğim için. Kampçı olmak ne güzel şey onu anlıyoruz orada. Kalan yurocuklarımla başka türlü geçinebilmem imkân dâhili değil zaten. Kamp süresince etraftaki şehirleri geziyoruz. Genç olmak, genç olup bu şansı elde etmek ne güzel şey... Şu an bu satırları yazarken yine aynı hislerle doluyor gönlüm, evet diyorum. Ne olursa olsun, ama Esra yolda olsun. Sonra gezimizin son durağı iki numaralı favori şehrim Paris'e yol alıyoruz. Elimde kalan paranın yüzde seksenini bulabildiğimiz en ucuz yer olan hostelime veriyorum. Sonra atıyorum kendimi sokaklara. Sabahın kör saati kalkıyoruz en küçük bir saniyeyi bile kaçırmamak için. Bu arada cepteki para suyunu çekmiş, düşük limitli öğrenci kredi kartımın limiti dolmuş dolaşıyorum sokaklarda. Elimdeki bütün parayı da Paris metrosunun geliştirilmesi, kalkınmasına harcadıktan sonra kamptayken hazırladığım sandviçlerden birini yiyorum günün tek öğünü olarak. Ruhum artık uç noktaya ulaşmış, beş kuruşsuz gezmenin verdiği zevke varıyorum. Herkese tavsiye ederim. Tüm maddiyattan sıyrılıyorum bu sayede. Bir ben varım, bir özgürlüğüm, bir de yollar. Son saatlerimi bile dolu dolu geçiriyorum. Paris havalimanından ayrılırken cebimde iki yurom var ama kollarım anı dolu, yeni heyecanlar yüreğimi kabartmış. Geri dönüyorum memlekete aklımda yeni yollarla birlikte.

Yola çıktığım ilk günden beri yegane gayem biraz daha gidebilmek, görmediğim yerleri görebilmek. Yeni bir memlekette nefes almak, bir sonraki gün ne göreceğimi bilmeden yaşamak…

Şimdi bu bursa neden başvurduğuma gelmek gerekiyor sanırım. Her gün gözünü nasıl yapar da bir yerlere gidebilirim, nereden paramı denkleştiririm diyen ben, burs ilanınızı görünce dünyadaki en mutlu insanlardan biri olmuştum. Interrail bileti demek özgürlüğe atılan bir adım demek, sevmek demek, heyecan duymak demek. Ve ben şu an yollara aşığım sanırım. Ama ne yazık ki bu aşka da engeller var. Babam 4’ün 1’inde, yıllarını devlete adamış şerefli bir memur. Annem ev hanımı, ama her gün sırf bize daha iyi bir yaşam standartı sunabilmek için yeni planlarla uyanıyor, iş bulup çalışmak gibi. Şiddetle destekliyorum. Bendeniz ise ailesinden para almadan İstanbul memleketinde geçinmeye çalışan burslu bir öğrenciyim. Geçen sene olduğu gibi iş bulamadım kendime ne yazık ki. Daha doğrusu buldum, çalıştım ama paramı bile vermediler. Hayat şartları zor olunca "gezi hesabım canım benim" de boş kaldı haliyle. Ayın sonunu zor görür oldum. Renkli hayallerim kararmaya yüz tutmuştu ki burs ilanınızı gördüm. Heyacanım yenilendi. Bu burs bana çıkabilir de, çıkmayabilir de. Ama ben ne şartta olursa olsun yollarda olacağım sanırım. Bunu birçok insan anlamayabilir ama sizin beni tam anlamıyla anlayabileceğinizi düşünüyorum yollara aşık biri olarak.

Ah, her şey o kadar açık ki şu an. Alıyorum çantamı, elimde biletim biniyorum gemiye. Ver elini İtalya oradan maşukuma, yollara kavuşuyorum. Aldığım her nefes daha da bir anlam kazanıyor. Görüyorum. Gidiyorum sanırım.

Esra Çinar

10 yorum:

Baki Berk Kayalar dedi ki...

Gaye ve Esra'nın yazıları birbirinden etkileyici. Yazılardaki içerikte özgeçmiş ve istek dengesi iyi kurulmuş. Yine de birlikte seçilmelerine olanak sağlayan bağlılığı yazılarında göremedim. Keşke bunu daha iyi ifade etmiş olsalardı.

Başarılar.

Deniz Ensari dedi ki...

Kızlar, selamlar.

Pek geniş bir ufkunuz olmadığı yazınızdan anlaşılıyor. Tutturmuşsunuz bir gezme. Sarhoş olmuşsunuz adeta. Gezmek üzerinde sağlam kafayla biraz düşünün. Mesela Tayyip Bey her hafta geziyor. Sizin küçücük dünyalarınızda kocaman yer kaplayan şehirlerin alasını görmüş. Lakin kişiliğinde nasıl gelişmeler elde edildi? Bunu geçiyoruz, malum sansür pek bir yaygın.

Sizi biraz da şımarık buldum. Şerefli memur babalarınızı, emektar ninelerinizi bu durumun içine sokup düşleyin biraz. Ömrünü ailesini geçindirmek, evlatlarını iyi yetiştirmek için feda eden insanlar; ki çok yüksek olasılıkla ne nineniz ne de anneniz yurt dışı gezginliği yapabildi. Bir bakıyorlar kızları, torunları tutturmuş 'gezeceem, göreceem, yuropiiin, interreeyl' diye. Yahu kızlar, kendinize gelin, Yüce Atatürk bu ülkeden dışarı adımını atmadı.

Neyse, yine de yanaklarınızdan öper; ve Evliya Çelebi okumanızı tavsiye ederim.

OzlemPansiyon dedi ki...

hay allaam:)

sen, berk'i delirtmek icin ugrasan çocuk!! varlığın beni o kadar eğlendiriyor ki, elim varmıyor yorumlarını silmeye:) baki berk'i finalist yapamadan sayende herkes ona tilt oldu:) annat bakiim çocuğum, sana bi kötülük mü yaptı?:P

hirondelle dedi ki...

şu yorumu yapmazsam ölürüm, çatlarım, kurdeşen dökerim:

atatürk viyana'da bir senatoryumda verem tedavisi görmüştür. ve o viyana o kadar yurtdışıdır ki askeri ateşelik yaptığı sofya'dan çok daha uzaktadır.

oh rahatladım...

Hafiye dedi ki...

Ya herşey bir yana, ben Boğaziçilileri neden sevdiğimi bir daha anladım.

İttir kaktır, yolunu açtır modeller. Korkmak, ürkmek, çekinmek yok. Dallamalar. Akıllılar. Benden 12-13 yaş küçükler ama eminim oturup konuşsak süper bir muhabbet çıkarırlar.

Kızlar, oyum kime bilmiyorum ama bilin ki sizi seviyorum.

Deniz Ensari dedi ki...

Sevgili Hirondelle,

Senin dişi olduğunu sanıyorum. Oldukça gevşek ve cılız bir ruhun var. Senin için çatlamak ile rahatlamak arasındaki denge tüm insanlık için utanç verici olmalıdır.

Ne anlatmaya çalıştığın hakkında şüphelerim var. "Atatürk bu ülkeden dışarı çıktı işte, sandığınız gibi biri değil." veya "Bakın neler neler biliyorum. Lütfen ama, ben çok zeki ve espriliyim." Bunlar ve türevleri yeterince gelişmemiş bir kişiliğin izleri.

Viyana'da sanatoryumlamış, Sofya'da ateşelik yapmış; yahu bu mudur? Senin anladığın bu mu; seni sevmek bu kadar mı Hirondelle?

Sana bir bilgi daha vereyim o vakit. Atatürk ayrıca Selanik'te doğdu ve yıllarca orada kaldı. Komşu illere de uğramıştır muhakkak. Üstelik bu durumlar hep keyfi gerçekleşmiş: doğmak, çalışmak ve ölmek. Ne geliştirici bir yazı oldu değil mi? Sanatoryumu düzgün yazmayı bile öğrendin.

Saygılar diyeceğim ama olmuyor, malesef.

OzlemPansiyon dedi ki...

deniz, en uzaga kim şeysi için seni hirondelle ile erkekler tuvaletinde kapistiralim istersen. burasi pek yeri diil. hadi bakiim dagilin.

Sorgu Meleği dedi ki...

Anlam Katmak
Gezmek güzeldir. Hayatın anlamını kalın kitaplarda aramak istemeyen (ya da buna üşenen) dostlar, kendilerini yollara atıp dışarının dilinde ararlar hayatın anlamını ya da anlam bulmak değildir gayeleri sadece "ilginç bir şey yapmış olmak" içlerindeki "temelsiz" gezmek dürtüsünü tatmin etmek peşindedirler. Bu iki arkadaşın hangisine daha yakın olduklarını pek kestiremiyorum. Zira niyet mektuplarından gezme olgusunda müthiş derinlikler aramadıkları izlenimine kapılıyor insan. Ancak içinden kopup geldikleri zorlu ortamlardan, "onca iş varken" gezmeye bu kadar azimle bağlı olmaları takdire şayan, övgüye layık. Bana Laurel ve Hardy ikilisini hatırlattılar ne yalan söyleyeyim. Çocukluğumuzdan beri habire karşımıza çıkan "çok okuyan mı çok gezen mi bilir" sorusu vardır bilirsiniz. Korkmayın soruyu tartışmaya açmayacağım; ancak şunu belirtmeliyim ki içine anlam katılmamış gezinin; yani gidilen yerle ilgili yorum yapacak kadar dahi bilginin olmaması üzücüdür, olmaması ise bir kayıp değil, bir eksikliktir. Cebinizde interrail biletinizle Alpleri arşınlarken bu sözlerimi düşünün.

Dipnot: Deniz Ensari'nin yorumuna ithafen... Arkadaşların ufukları pek geniş değil demişsiniz olabilir, RTE çok geziyor adam olamamış demişsiniz olabilir, Atatürk bu ülkeden dışarı adımını atmamış demişsiniz olabilir. Ancak bunun iki genç kızın gezme tutkusu ile ne alakası olduğunu anlayamadım.Üstüne üstlük palavralarıyla, hayal gücü ile yarattığı şehirleri, hanları, sarayları gerçekmiş gibi yutturmaya çalışması ile ün salmış Evliya Çelebi'yi niye okusun kızcağızlar? Şimdilik Esra Çinar ve Gaye Sönmez'e başarı dilemenin ötesine geçemiyorum.
Sevgiler...

OzlemPansiyon dedi ki...

gaye ve esra,
hayattaysaniz bir ses cikarin!
insan nezaketen mesajima bir yanit yazardi yahu.

Adsız dedi ki...

:) zngldk
arkadaşlar siz çeviri yaparak gittiğinize inannasım gelmiyor çünkü berbat bir yazı sitiliniz var .... neyse önemli olan dünya kentlerine gidebilmek ve siz bunu başarmışsınız kutlamak istedim ;internette dolaşırken blog yazınızı gördüm .eminim ki tanıdıgınız her insan size bir ufuk geliştirmenizi sağlamıştır.