04 Haziran, 2011

finalist #4: irem

Ben İrem. Klasik bir girizgahla başlayalım: 1988’in haziran ayında Adana’da doğmuşum. Uludağ Üniversitesi'nde öğrenciyim.

Liseden beri bloguma bakmıyorum. Gezdiğim yerlerle ilgili izlenimlerimi genelde ekşi sözlük'e yazıyorum. Bursu almam durumunda yeni bir blog açacağım.

Gezmek içimde ne zaman bir tutku oldu hatırlamıyorum. Belki okul gezilerinde, belki lisede katıldığım izci kamplarında, belki de üniversitede ailemden gizli yurtdışına çıkıp özgürlüğe dokunduğumda…

Lise boyunca izciydim. İzciliğe kaydolmak için odasına gittiğim hocamız, neden izci olmak istediğimi sordu. “Doğayı seviyorum” dedim, cevabımı beğenmedi. Ancak 4 yıl boyunca en istekli, en hevesli “yavru kurt”u bendim. Ücra orman köşelerinde çadırda yaşamaktan, uyku tulumunda uyumaktan şikayet etmeyen, üstüne, keyif alan bir ben miyim diye düşündüm çoğu zaman… İngiltere’de iki, İtalya’da ise bir tane uluslararası izci kampına katıldım. Yurtdışına ilk çıkmalarım izcilik sayesinde oldu yani. Lisedeydim ve bir anda dünya haritasına paralel ve meridyenlerden farklı bir gözle bakmaya başlamıştım.

İlk iki kamp benim açımdan sorunsuz ise de, son İngilitere kampında asıl kamp kadrosuna kabul edilmememe rağmen binbir eziyet vizemi alıp, tek başıma gittim. Gitmezsem kendi kendimin kurdu olup biiir güzel yer, bitirirdim kendimi meraktan. Londra’ya vardığımda beni bekleyen kimse yoktu, daha önceden aldığım notlar sayesinde kamp yerini buldum. Persona non grata olarak 1 hafta yaşadım kampta. Yemekhaneye herkes yemeğini yedikten sonra gidiyordum ya da kamp dışına çıkamıyordum, çıksam geri giremezdim çünkü. Kapana kısılmıştım ama tuhaf bir şekilde özgür hissediyordum kendimi. 1 hafta sonunda, “keşke”lerimi susturmanın rahatlığıyla döndüm ülkeme.

Üniversiteye geldiğimde, güzeller güzeli yeşil pasaportum sayesinde istediğim gibi gezerim diyordum. İlk senemin yılbaşında, atladım Avusturya’ya gittim arkadaşlarımın yanına. Viyana’da bir binanın tepesinde yeni yılı haber veren havai fişekleri heyecanla izlerken nereden bilebilirdim ailemin çılgınlar gibi beni aradığını? Ailem çok panik olur diye haber vermemiştim, yoksa “gitme!” diyeceklerinden değil. Sonuçta lisede gittiğim izci kamplarında başımızda liderler vardı, bu sefer yalnız gidiyordum. 1 hafta boyunca telefonlara cevap vermemem “biraz” sorun olmuştu, ama tatlıya bağladık neyse ki:)

O yaz en sevdiğim grup Bulgaristan’da bir rock festivaline geliyordu. Kendimden beklemediğim bir cesaretle, zar zor vize alabildikten sonra, sırt çantam, çadırım ve uyku tulumumla, atladım trene gittim. Ne kimseyi tanıyordum, ne gideceğim ülke hakkında araştırma yapmıştım ne de konser alanının neye benzediğini biliyordum. Soruştura soruştura, biraz da zorlukla buldum kasabayı. Uğruna kilometreler aşarak, ailemden gizli kendilerini izlemeye geldiğim grup çıkınca, ilk 2 şarkı boyunca ağladım. Sanırım şunca yıllık hayatımdaki tek “zafer gözyaşları” onlardı.

Ailemden gizli işler çevirmişlik, “hain evlat” olmuşluk duygusu beni rahatsız ettiğinden, 2 yıl hiç yurtdışına çıkmadım, kendi ülkemi gezdim. Yanımda kimi sürüklersem artık...

Sonraki yıllarda ailem benim büyüdüğüme “kanaat getirdi”. Öyle ki, gezi planlarımı ilk ailemle paylaşmaya başladım! Artık nereye ucuz bilet bulursam alıyorum ve gidiyorum. Bizimkiler çaktırmasalar da, gezmemden mutlu oluyorlar.

Harçlığımın kabaca yarısını, yani kira ve faturalardan arta kalan kısmını:), gezmeye ayırıyorum. Gezmeye para kalsın diye okuldan eve yürümek, günlerce makarna/ yoğurt/ ekmek üçlüsüyle beslenmek veya nadiren çalışan döküntü bir cep telefonuna sahip olmak zor gelmiyor. Aslında bir bakıma gurur duyuyorum bunlarla. Özgürlüğe kavuşmak için çektiğimiz sıkıntılar, hissetmeyi bilirsek, keyifli bile olabiliyor.

Yollara Özlem

Gezmek benim için NEFES ALMAK demek. En kapsayıcı tanımı bu. Gezemediğimde, gidemediğimde, uzaklaşamadığımda, hücremde kapalı kaldığımda nefes alamıyorum; bunalıyorum, kaçmak, kurtulmak istiyorum zincirlerimden. Günlerce aç kalmışım, kilometrelerce yol yürümüşüm, annemlerden 2 ay sonraki harçlığımdan yine avans istemişim, olsun! Havaalanından çıkıp değişik bir ülkeye ayak bastığımda unutuyorum hepsini.

Çoğunlukla tek geziyorum. Çevremde benimle gezecek kimse yok, kimse “biraz” macerayı göze almıyor. Bazen tek gezdiğime seviniyorum. Tüm gün boyunca bir müzede kalabilirim mesela, bundan zevk de alabilirim. Ama yol arkadaşım belki müze gezmeyi sevmiyordur… Ya da ben küçük şehirleri, kasabaları gezmeyi severken, arkadaşım büyük şehir insanı olabilir.

Kime “tek başıma geziyorum” desem çok şaşırıyor. Avrupa’da da böyle, burada da. “Kız başına korkmuyor musun?” favori soruları. Bunu, “ailen ne diyor?” ve “bu kadar parayı nereden buluyorsun?” izliyor. Hele de couchsurfing’çi olduğum öğrenilince sorular ikiye katlanıyor: “Nasıl güveniyorsun tanımadığın adamlara??!”, “annen-baban biliyor mu??”, “ya başına bir iş gelirse?”. En başlarda sabırla cevapladıysam da artık insanların beni anlamasını istiyorum sanırım.

Bu süreçte ailemin desteği beni mutlu ediyor. Eskiden yurtdışına gittiğimde diken üstünde beni bekleyen annem, artık “anne, x ülkesine ucuz uçak bileti buldum, gelecek ay gidiyorum” dediğimde “haa, iyi” deyip başka konulardan bahsetmeye başlıyor:) Gerçi döndüğümde “anlat bakayım neler yaptın, neler gördün oralarda” demeyi ihmal etmiyor.

Şu yaşıma kadar sadece Avrupa’yı gezebildim. Artık tanıdığım, bildiğim Avrupa’yı gezmek cazip gelmiyor bana. En büyük hayalim: AFRİKA! İlk kez lisedeyken düştü bu ateş içime. Toto’nun Africa şarkısını dinliyordum. Bedenim ruhumu sıkıştırmaya başladı sanki, gitmeliyim bir an önce dedim içimden. Gitmeliyim, her bir karışını özümseyerek gezmeliyim, insanlarla “bir” olmalıyım, bir Afrikalı gibi hissetmeliyim, Afrika havasını solumalıyım. Lars von Trier demiş ya, “iyi bir film ayakkabının içinde kalmış bir taşa benzer” diye… İşte benim taşım da Afrika’dır. Nereyi gezersem gezeyim, Afrika “arkamdan ağlar”, beni bekler, bensiz eksiktir.

Bazı geceler sabaha kadar, Afrika’ya uçan havayolu şirketlerinin sitesinden bilet bakıyorum kendime, alacakmış gibi. Hayali bir rota çiziyorum, her seferinde de rotamı değiştiriyorum. Gün ağarırken bir gezi planı çıkarmış oluyorum kendime, zaferle gülümsüyorum, daha da sabırsızlanıyorum. Sanki sabah sırt çantamı hazırlayıp yola çıkacakmışım gibi! Uykum geliyor, bilgisayarı kapatıp yatıyorum. Hayallerime giden yolda hep aynı çamur birikintisinde saplanmışım gibi geliyor, bir ilerleme kaydedemiyorum.

Genç Gezginler Seyahat Bursu işte tam bu noktada kalbimin yeniden deliler gibi atmasını sağladı, içime enerji ve umut doldurdu.

Ben artık kendi Africa’mı söylemek istiyorum!

***

"Gezmeye para kalsın diye okuldan eve yürümek, günlerce makarna/yoğurt/ekmek üçlüsüyle beslenmek veya nadiren çalışan döküntü bir cep telefonuna sahip olmak zor gelmiyor. Aslında bir bakıma gurur duyuyorum bunlarla."

Zaman zaman sirkette dalga konusu olur benim emektar telefon; "ayip oluyo, su telefonu kullanmayin artik, bi musteri gorecek, rezil olacagiz". O telefonla gurur duydugumu soylerim de anlatamam.

Sevgili Irem, hedefini gerceklestirir ve Kara Kita'da kendi Africa'ni soyleyebilirsen, seninle birlikte ben de "zafer gözyaşları" akitacagim.

5 yorum:

çıplak ayak dedi ki...

kaç finalist olacak?

Goktug dedi ki...

finalistlerin açıklanmasını beklemek heyecanlı, herkesin hikayesini sindire sindire okumak çok keyifli ;ancak bir yandan her güne 1 finalistin açıklanması da çok az sanki : ) Gelin 2 yapalım :)

OzlemPansiyon dedi ki...

12-15 arasi olmasi gerek diyor aklim. bakalim.

Hafiye dedi ki...

Bence İrem hala seyahat etmenin ona ne ifade ettiğini tam olarak anlatamamış. Seyahat etmek için ne kadar çok çaba harcamış ve fedakarlıklarda bulunmuş. Bunu anladım ama neden seyahat ettiğini ya da seyahatin onun için ne ifade ettiğini tam olarak anlayamadım.

Seyahat etmeyi hak etmiyor, bilmiyor, anlamıyor gibi bir şey demiyorum. Sadece bunu daha iyi ifade etmesini isterdim.

Adsız dedi ki...

"ben irem'in anlatamadığını düşünmüyorum aksine nefes almasının, gök kuşağını bu kadar sevmesinin nedeni gezmeye olan tutkusu olsa gerek.Hayatın beslenmekten ibaret olmadığını; yabancısı olduğu bi kasabanın insana neler hissettirdiğini çok iyi anlatmış.Yerinde olmayı çok isterdim şimdi de gelecekte de umarım kara kıtayı görürsün ki inanıyorum yarın olmasada bu birgün mutlaka olacaktır. sansın bol olsun irem." kar kokusu...