07 Haziran, 2011

finalist # 7: buket

Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi İstatistik Bölümü 3. sınıf öğrencisiyim. Yaklaşık 2 senedir blog yazarıyım. Fotoğraf çekiyorum. Fotoğraflarımı sergilere, bazen de nadir olarak yarışmalara yolluyorum. Şu ana kadar sergilenen 2 fotoğrafım var. Yazmak ve yolculuk bende bir tutku. Sanırım o yüzden bunu yazıyorum. Bu burs başvurusu için en uygun fotoğrafın da, geçen sene küçük bir topluluk olarak fotoğraf çekmek için gittiğimiz Kapadokya’da çekilen bu fotoğraf olacağını düşündüm.

HADİ, YOLA ÇIKMA VAKTİ

Bazı kitapları okuduğunuzda, düşüncelerinizi aynen okuyan birer kahin olduklarını düşünüyor musunuz?

Yürümeye Övgü”yü okuduğumda aynen böyle düşünmüştüm. ”Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içine yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir” diyerek duygularıma tercüman olmuştu. Ve artık bu kitabı arşivime eklemeliydim. Bir kenara not ettim: ’Sık kullanılanlara ekle’. Kitabı kütüphaneden almıştım zira. Ve başladım okumaya.

Sanırım ilk şokum Rousseau’dan yaptığı bir alıntıyı okuduğumda olmuştu: ”Yalnız olduğumda asla daha fazla yalnız değilim”. Bu sözü aklıma gelen her an koca koca yazdığımı hatırlarım. En güzel yazılarımın özellikle yalnızken yaptığım yolculuklarda yazdığımı fark etmemek imkansız sanırım. Bir içe dalış, kendine dönüş. Her günkü istikametimizde buna pek de vakit ayıramıyoruz. Tatillerde başka yerlere gitme isteği de bundan sanırım. Ama ben bununla yetinemiyorum. O kadar ülke var ki tanışmam gereken. Farklı dillerde hep tanıştığıma memnun olmak istediğim. Ve sanki yerimde durduğum her an, bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyorum. Yol şarkıları ilgimi çekiyor. Dinlerken, camdan baktığım görüntüler gibi hızla geçiyor tüm geçmiş. Film şeridi deyimi can buluyor. Dünü iple çekiyorum aniden. Kilometreleri kat kat edip, saklamak istiyorum. Ceplerim onlarla ağırlaşsın. Ceplerim ağırlaştıkça hafifleşeyim. Trende, uçakta, otobüste belki hiç bilmediğim bir sokağın kaldırımında Milan Kundera ile Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğini yaşayayım. Bir dünya insanı olduğumu iliklerime kadar hissedeyim. Sen neyden bahsediyorsun dediklerinde; sevmediyseniz gördüğüm yerler var, onlardan bahsedeyim diyeyim. Konumuz çok, burada kıtalardan bahsediyoruz. Ve öyle çok bina var ki bizim monopolyde inşa ettiklerimize hiç benzemiyor diyeyim. Şaşırsınlar. Mest olsunlar.

London Eye hep gözümün önünde. Paris’in sokaklarına “Before Sunset”ten beri büyük bir özlem içerisindeyim. Pisa her yıl biraz daha mı eğiliyor önümüzde? Ben de karşısında esaslı bir reverans yapmak istiyorum. Ya da Eiffel’in önünde neden bir pozum olmasın benim de?

The Passenger yol marşıdır. Gittiğim yerlerde, kulağımdaki bu şarkıya eşlik ederek, tabanlarım ağrıyana kadar yürümek istiyorum. ”Girl on the road” olarak seslenmek istiyorum herkese. Bu sefer anlattıklarım hayal değil diye. Adı film olmuş şehirlerde, herkese yabancı gözlerle aşinalaşmak istiyorum. Aylaklık sanatını hayata geçirmekten yanayım. Dünya, gerçek bir dünya. Öyle ki kafamın içinde devasa bir yer edinmiş. Biletini almış, yanıma oturmuş, daha fazla inkar edilemez.

Dönüp dolaşıp yollar üzerine hayal kurmaktan sıkılmadım hala (Belki bu yüzden hala hayatta seyahat bursları var ve ben bundan haberdar olabiliyorum:))

Ama hayal dünyasının vaat ettikleriyle gerçek yaşamın sundukları arasındaki gerilime, belirsizliğe dayanamayan insanlar yok mudur? Vardır.

İşte ben de onlardan biriyim.

Şimdi yola çıkmalıyım.

***

Buket, GGSB'ye en erken başvuran (duyurunun ertesi günü) öğrencilerden biri. Henüz hiç yurt dışına çıkmamış, yeşil pasaportu var ve bursu alması durumunda 'yüksek ihtimal interrail bileti ile' Avrupa'yı gezecek. Disiplinli bir blog yazarı ve şu an 170 kadar takipçisi var (bu benim için önemli bir bilgi; seyahat yazıları ne kadar çok kişiye ulaşırsa, burs da amacına o kadar ulaşır benim düşünceme göre).

Buket'in 'çıplak ayak'larına yolun tozunun değmesini ben çok isterim.

1 yorum:

Hafiye dedi ki...

İstikrarı severim. Yalnızlık da insanı filozof yapar.
Budur.