abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos, 2012

nostalji



31 Aralık 2000, New York...

Fotoğrafın üzerinden 9 ay/11 gün geçti; ‘birlikte ama yalnız’ nice çift gibi, ilk darbede yıkıldı İkiz Kule. Dünyanın başkentinin silüeti değişti.

Hayat böyle bir şey işte. Beklenmedik yerde sıfatını, silüetini, yanındakini, istikametini değiştiriverir.

(Ve sanırım hayatı yaşanmaya değer kılan da, bu değişim ihtimalidir.)

06 Mayıs, 2011

1996 atlanta olimpiyatları, tarihimde altın bir sayfa

Yurt dışına ikinci çıkışım, bu sefer 1996 yazında, yine ABD’ye oldu. Babamı ‘İngilizcemi geliştiricem’ diyerek kandırmayı başardım; yanımda 500$, Georgia Tech’te okuyan arkadaşım Eda’da kalmak üzere düştüm Atlanta yollarına...

Bu macera ilkinden çok farklıydı; pasaport kontrolünden ilk kez tek başıma geçecek, havaalanlarında ilk kez tek başıma aktarmalar yapacak, ilk kez memleketin denizi dışında bir suya (bkn yukarıdaki fotoğraf; Florida, Meksika Körfezi) ayağımı sokacak, ilk kez arkadaşlarım ile North Carolina ormanlarında çadır kuracak (“Mayday, mayday. Kamyonetimiz batağa saplandı”. Selim’in kulakları çınlasın!), ilk kez bir Amerikan kasabasında otostop çekmek zorunda kalacak, ilk kez tek başıma Greyhound otobüsleri ile ülkeyi bir boydan bir boya geçecek (‘bekle Eylo, geliyorum’), ilk kez tanımadığım bir insanın evinde konaklayacak (CouchSurfing o vakitler yoktu belki ama öğrenci gezginin halinden anlayan Bostonlu Oben’ler vardı), ilk kez buram buram sıla hasreti çekecek (Atlanta, Buckhead’de Eda’yla az mı bağır çağır söyledik: ‘Zalliim, senin Allah’ın yok mu?’ Neden memleketin arabesk şarkıları memleket hasretine iyi gelir?) ve ilk kez Özlem’i masaya yatıracaktım. Kimdim ben? Sınırlarım, hayallerim, değerlerim, anlam yüklediklerim, olmazsa olmaz dediklerim neydi?

Hayatımın dönüm noktalarından biri olması dışında, o Amerika seyahati, ömrüm boyunca unutmayacağım bir deneyimi daha yaşamama vesile oldu: 1996 Atlanta Olimpiyatları!



Bu gözler Cep Herkülü Naim’in altın madalyayı silkmesini, koparmasını izledi. Bu kollar boynuna sarıldı. Bu dudaklar yanacıklarından öptü (Affetmem!:P).

Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu, Hamza Yerlikaya, Mahmut Demir... Atlanta Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan sporcularımız oldular. Başarılarını; 2004 Olimpiyat Oyunları’na aday şehirlerden olan İstanbul’un lobicilik faaliyetlerini yürütmek üzere kurulan Türk Evi’nde düzenlenen bir resepsiyonla, -sporcular, ulusal/yabancı basın, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Bşk. Togay Bayatlı, diğer komite çalışanları, Türk vatandaşlar - hep birlikte kutladık. Tarihi bir olaya tanıklık ediyordum ben!

Dünya televizyonlarına röportajlar verdik (Tokyo’da yaşayan bir arkadaşım beni Japon kanalında izlemiş valla:)). Türk holigonu gibi göründüğümüz fotoğraflar Business Week Dergisi’nde, Hürriyet’te yayınlandı (Ay-yıldıza boyalı yüzümü gören BÜ’deki solcu arkadaşların bir kısmı, yurda döndüğümde beni faşist olmakla suçlamıştı. Çin’i mi desteklemem münasipti, hala anlamam:)).

Aynı resepsiyonda, dönemin Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Juan Antonio Samaranch da davetlilerden biriydi. Dilim döndüğünce ve aklım yettiğince, neden 2004 Olimpiyatları’nın İstanbul’da düzenlenmesi gerektiğini anlattım. "Let's meet where the continents meet" filan dedim... Sonucu biliyoruz:) Memlekete borcum olsun! (Şu hayattan göçmeden gerçekleşmesini düşlediğim şeylerden biri, hala, Türkiye’nin bir olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmasıdır. Böylesi bir olaya katkı sağlamam mümkün mü, elbette henüz hiç fikrim yok. Ama para kazanma derdim azaldığında, kendimi bu ülke için doğruluğuna inandığım projelere adamak istiyorum. Kısaca, hayallerim büyük:))

Her insanın hayatında rüzgarı arkasına aldığı dönemler vardır.

Naim kürsüde altın madalyasını gözlerimize bakıp öperken mi rüzgarı ardıma aldım?

Gidiş-dönüş toplam 48 saat süren Greyhound yolculuğundan sağ salim çıktığımda mı?

Au Bon Pain Cafe'de Harvard öğrencilerini masama davet edecek özgüveni bulduğumda mı?

Sokakta tanıştığım şairlerin davetiyle katıldığım şiir gecesinde, barı doldurmuş Amerikalılara ezberimden Türkçe şiirler okuduğumda mı?

1996 senesi... Amerika Birleşik Devletleri'nin Georgia, Florida, Güney ve Kuzey Carolina, New York, Massachusetts gibi eyaletlerinden geçtiğim 3 aylık bir macera...

Kesinlikle kişisel tarihimde kayda değer bir sayfa idi.

04 Mayıs, 2011

madison

Ayak bastığım ilk yabancı toprak Amerika Birleşik Devletleri'nin New York şehrinde yer alan, JFK Havaalanı oldu (Sene 1994). Uçaktan inince tuvalete gittiğimi, tuvaletteki sifonu bir türlü bulamadığımı ve utanarak dışarı çıktığımı, sonra el yıkamak için lavaboya gittiğimi, bu sefer de bir türlü musluğu çalıştırmayı başaramadığımı hatırlıyorum.

O yıllarda Türkiye'de sensörlü (yoksa fotosel mi deniyordu bunlara?) tuvaletler/musluklar yoktu, vardıysa da benim içinde bulunduğum sosyal sınıfa henüz inmemişti (yurdumdaki tek alışveriş merkezinin Galleria olduğu vakitlerden bahsediyorum). Ne zaman ki yanıma bir insan geldi, elini musluğa uzattı, mucize gibi bulduğum bir an yaşandı: Su aktı!

Wisconsin eyaletinin başkenti olan sevimli bir üniversite şehrinde (Madison) yaz boyunca kalacaktık. Babam üniversitede bir araştırma görevi ayarlamıştı. Benzer şekilde yaz için yurt dışına araştırmaya giden Amerikalı profesörün evini kiralamıştık.

Kendimizi bahçesine çiçekler dikilmiş, sokağında çocukların paten kaydığı, sakin bir Amerikan mahallesinde yaşarken bulduk. Mütevazi, güler yüzlü, hayat kavgası bizimkinden bambaşka, gezegenin kalanı üzerine en ufak fikri ve ilgisi olmayan insanların arasındaydık.


Hayatın ritmi, akışı ve oyuncuları değişikti. Wisconsin Üniversitesi öğrencileri gündüzleri gölde yelken kullanıyor, Cuma akşamları kampüste partiler, konserler oluyordu. Çarşamba günleri içinde 90 yaşında insanların olduğu bir bando sokak sokak dolaşıyor, mahalleye bir hareket yaşatıyordu. O yaştaki insanların yaşamın içine karıştığını, ben ilk kez Madison'da gördüm.


Yan komşumuz bana bir bisiklet, henüz ilkokulda okuyan kardeşime de bir paten vermişti. Bir koca yazı, iki kardeş, gündüzleri teker üstünde bilmediğimiz bir şehri keşfederek, geceleri film izleyip, pizza yiyerek geçirdik.


Durgun, dingin, kendi halinde bir hayattı. Nedense bugün Madison'u özledim.

14 Mart, 2006

grand canyon’a tepeden bir bakış

Kasim, 2005

Vakit dar. Eni topu 4 günümüz var Las Vegas’ta. Ama Grand Canyon’da şurası. Gitmemek olmaz.

Grand Canyon’a gitmek için çeşitli seçenekler var: Günübirlik ya da konaklamalı otobüs turları, küçük uçaklar, helikopter turları vb. Bir taşla iki kuş vursak dedik. Milli olmak için biz helikopteri seçtik. Biraz urktum önce bu fikirden; insan nasıl hisseder ki helikopterde? Korkar mıyım, midem bulanır mı?
Aman…
Ne olacaksa olur. Korkunun ecele faydası yok.

Helikopter pistine gidene kadar 1 saat kara yolculuğu yapıyoruz. Minibüs’te önümde oturan Alman çiftin dudakları bir saniye bile ayrılmadı birbirlerinden. “Olayın hidayete ermesine 5 dk kaldı, 3 dk kaldı” diye sayıyorum içimden. İnsanın gözünün kaymaması mümkün değil. Bir nefes alın yahu, bir manzaraya bakın. Tanrım, çıldıracağım. Bizim ülkede olsa, çoktan yaşlı bir teyze indirmişti çantasını kafalarına. Canım ülkem. Benim de esnekliğim bir yere kadarmış. Muhafazakarlıksa, muhafazakarım. Rahatsız oldum canım. Aaaa…

Toplam 4 yolcu alan helikopterimizde yol arkadaşlarımız bunlar olursa yandık derken, neyse talih yüzümüze güldü. İki amca bizim helikoptere düştü. Amcalardan biri öne pilotun yanına ; diğeri de biraz bizim cevvalliğimiz, biraz da kendi nezaketi yüzünden en düdük yere oturdu(Amca, bizi affet ama taa Türkiye’den geldik. O kadar da para verdik. Kötü yere oturacak kadar iyi biri değilim ben). Öndeki amca süper güleç yüzlü. Bizim yanımızdaki, kötü yere oturan ise pek bir cool. Hiç yüz vermiyor.

Tur sonrası dönüş yolunda sevimli amcayla muhabbet sırasında öğrendim ki, bizimkiler fast food zincirlerinden Wendy’s'in patronları (Amcam, bin pişmanım seni kötü yere oturtuğum için. Ver elini öpeyim. Barışalım. Bir tutsaydın elimden. Olmaz mı?)

Helikoptere binmek sandığım gibi hiç kötü hissettirmedi. Anlamıyorsun bile yerden kalktığını. Uçaktan farkı çok yavaş hareket edebiliyor ve yüzeye oldukça yakın uçabiliyor (Uçak turu alsaydık, muhtemelen vadide bu kadar derinlere inemeyecektik. İsabet olmuş).

Grand Canyon gerçekten çarpıcı. Tepeden gördüm ama aşağıda da olmak istedim. Bir sonraki hedefim tekrar geldiğimde yerli köylerinde kalmak ve at safari yapmak. Bu güzellikleri yakından görmek, toprağına basa basa yaşamak lazım.

13 Mart, 2006

vegas'ta yaşanan, vegas'ta kalır

Kasim, 2005
“3 günden fazla kalınmaz, sıkılırsınız” diyenlerin aksine Las Vegas’ta rahat 1 hafta kalınır diyorum ben. Biz 4 gün kalabildik, ayrılırken hala yapamadığımız pek çok şey kalmıştı.



Abla Pansiyon sağolsun, geceden Las Vegas dergileri/ broşürleri üzerinde çalışmalara başlayıp, ertesi günün dakika dakika tum programını çıkardı. Her otelde ayrı bir atraksiyon. Koş babam koş. Nerede hangi free show varsa hepsini gördük. Ayrıca geceleri çeşitli show’lara gittik: American Pop Stars, American Storm (enteresen bir deneyimdi) ve Cirque du Soleil’den Mystere.

Las Vegas’ta yapılabilecekler:
- Kumar malum; Oynanabilir, izlenebilir, otellerde verilen ücretsiz kurslara katılarak yol yordam öğrenilebilir. Sadece 6 dolarlık kumar oynayarak hem kazanmanın, hem de kaybetmenin acısını yaşadım:)
- Oteller gezilebilir; Kimilerine konsept oteller fazla suni gelse de, özellikle İtalyan otelleri mimari zerafet açısından ciddi bir görgü veriyor bence.
- Show’lar izlenebilir; Sadece Cirque du Soleil’in 4 ayrı show’u gösterimdeydi benim orada bulunduğum süreçte. Verilen her kuruşa değer buldum izlediğim show’larını.
- Evlenilebilir; İster çiçek çocuk, ister rock’çı olarak yurdum düğün derneklerinden ayrı bir ambians yaşanabilir. Ben zengin ve sarhoş bir adamı denk getiremedim. Ayrıca çok kasmama rağmen ani gelişmiş bir düğünü de izleyemedim. Fazla mı Amerikan filmi seyretmişim acaba?
- Las Vegas’a yakın bölgelere düzenlenen günlük turlara katılınabilir; Grand Canyon, at safari, Los Angeles vb.
- Hemen her metrekarede sigara-içki içilebilir; Amerika’nın kurtarılmış bölgesi.




Cennet değil tabii ki Vegas. Ama iyi ki gittim diyorum. Fırsatı olanlara öneririm. Gezmenin kötüsü olmaz. Zengin şehirlerini gezmek de başka bir vizyon katar.