30 Ağustos, 2009

nereye?


nereye?
Uzak Asya Yollarında Yayan Yapıldak
Bir İç Yolculuğun Öyküsü
- Necdet Şen -

Tüketim toplumu değerlerinin kıskacında sıkışmış bir adamın günün birinde "sahip olduğu" her şeyi yüzüstü bırakıp, yayan yapıldak yollara dökülüşünün öyküsünü anlatıyor bu kitap.
Sene 2001'di sanırım. Okuldan mezun olalı birkaç yıl geçmiş, çalışma hayatına atılmışım. Sanki yanlış bir yolda, yanlış bir yönde ilerliyorum. Bir şeyleri özlüyorum. Kaybettiğim veya hiç bulamadığım bir şeylerin hasreti vardı yüreğimde. Kafam karmakarışık ve tünelin ucunda bir ışık ararken ben, bu kitabı gördüm bir kitapçı rafında. Yazar kendime sorduğum soruyu haykırmıştı sanki: Nereye?
'Nereye' yanda gördüğünüz resim ve soruyla başlıyor: 'Minik Neco, hazır mısın hayata?'
"Seksen sene evvel belki macera olsun diye İstanbul'dan Bağdat'a, oradan da bir savaş tutsağı olarak Hindistan'a giden dedem Rıza Bey'in izini sürüyordum. Yaşadığı dere yatağında geceleri ayışığını seyrederken hep denizi merak eden Küçük Kara Balık idi esin perim. Ben de onun gibi denize doğru yüzmeye çabalıyordum. Birkaç parça hırpani giysi ve başucu kitaplarımla doluydu sırt çantam. Yolumu aydınlatan sokak fenerleri Gılgameş, Odisea, Küçük Prens, Kandid, Sidarta, Yunus ve daha niceleri. Mağluptum, sorularla doluydum. Kurulu düzenini terkedip, kendi iç evrenini keşfedebilmek adına yollara dökülen rahat kaçkınlarından biriydim ben de. Doyumsuz ve çılgın kalabalıktan uzakta, kendi benliğimi tanıyabilmekti yola çıkış nedenim.
...
Sokaklar pislikten batıyor. Kendi memleketimde temizliğe fazlasıyla ehemmiyet veren, sokaktan hiç bir şey alıp yemeyen bir insanken, burada uyum adına, açıktan akan lâğımların yanında satılan iğrenç görünümlü şeyleri para ödeyip yiyorum. O ne perhizdi bu ne lâhana turşusu bilemiyorum. Gezgin olmak bu mu? Yoksa bu yaşadığını sandığın şey de pazar ekonomisi tarafından 'imal edilmiş' bir tüketim nesnesi mi? Oy istemek için köyleri ziyaret eden hokkabaz politikacının sair zamanda ağzına sürmeyeceği pis ayranları lokur lokur yutmasıyla bir benzerliği var mı yok mu, düşün bakalım (sf 30).
...
'BEN'i izleyen ne kadar çok göz varsa, o kadar çok BEN vardır' diye bir söz hatırlıyorum (sf 31).
...
Beni 'gezgin' yapan şey evsiz barksız oluşum mu? Evsiz barksız oluşumun nedeni, hiçbir toprakta kök salamayacak bir ayrıkotu oluşum mu?... hep olduğu gibi bugün de zırzıppa ve yapayalnızım (sf 101)."
O kadar coşku yaratmıştı ki bu kitap bende; bahtımın rüzgarına kapılıp hemen gitmeyi, yalnızlığın ortasında yaralarımı deşip kanatmayı, arızalarımla yüzleşip yollarda döve döve kendimi eğitmeyi ben de çok istemiştim (sf-23).
Yoğun ısrarlarım sonucu, Moda taraflarında bir çay bahçesinde Bir Pazar günü buluştuk Necdet Şen ile. Beni hemen yollara düşürecek, ya da hayatın sırlarını bir çarpıda anlatacak bir şeyler bekliyordum sanırım. İçe dönüktü. Suskundu. Bilgeydiyse bile hayallerimdeki bilge karizmasından uzaktı.
Az gelişmiş bencil ve aşağılık kimliğim kısa süre içinde yola düşemeyeceğine kanaat getirdiğinde, coşkunlukla kurduğu bu iletişimi başladığı hızda bitirdi. Anlatması kolay olmayan bir utanç duydum bu yüzden hep. Tamamen bana özel, sadece benim bilebileceğim bir utanç. Necdet'in beni hatırladığını, delişmen yarım akıl bir genç kızı hayatına katmak için de herhangi bir istek duyduğunu hiç sanmıyorum. Tüketim toplumundan kaçan, yazdığı kitapla bile barışık olmayan bir yazaradır benim mahcupluğum (kendine mukayet ol çocuk, farkına bile varmaksızın sen de turizm sektörünün muhabbet tellallarından birine dönüşebilirsin-sf 30).
Onlarca seyahat kitabı okudum; en özellerinden biridir Nereye? O zaman da öyleydi, şimdi de öyle. Gerçek bir iç yolculuktur. Seyahat kitabından çok daha fazlasıdır.

27 Ağustos, 2009

oyum 'seyahat bursu'na!

Bugün 3 ayrı 'yardım çağrısı' mesajı aldım;

- Birinde Bilgi Üniversitesi'ni kazanmış bir öğrencinin eğitimi için fon oluşturulmaya çalışılıyordu. Lise eğitimini dışarıdan okuyarak tamamlayan, geçen yıl da okul kazanmasına rağmen maddi problem yüzünden okula kaydolamayan kız öğrenci için çalıştığı kurum bu yıl seferberlik başlatmış.

- İkincide maratona hazırlanan bir arkadaşım, lösemili çocuklar yararına koşacağını ve bağışta bulunabileceğimizi söylüyordu.

- Son 2 mesaj ise aynı konuyla ilgiliydi; Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı tarafından kurulan Çocuk Köyleri'nde yaşayan Koruncuklar için bizleri "Bu ramazan Koruncukların sofrasını siz kurun. Çorbada sizin de tuzunuz olsun!" sloganıyla yemek yardımına davet ediyordu.

İki gün önce de Yonca, birazdan anlatacağım projem yerine, birilerine yardımcı olmak istiyorsam trafik kazası geçiren kapıcılarına destek olabileceğimi söylüyordu.

Beni yardıma davet eden her insanın stili farklıydı; bilgi verici / motive edici / duygusal / tepkisel vs.

Muhtemel Ramazan ayının da etkisi, herkesin yardım duyguları yoğunlaştı son günlerde. Tüm çabalar elbetteki çok değerli (Yukarıda bahsi geçen konularda yardımda bulunmak isterseniz, size ilgililerin iletişim bilgilerini verebilmem için lütfen benimle bağlantı kurun).

Yardım meselelerinde "doğru adres hangisidir" ben bilmiyorum. Bildiğim, insanların duyarlılıkları, genelde kendi deneyimleriyle ilgili.

Bazen duyduğum hikayenin trajedisinden etkilenip... bazen soran kişiye ayıp olmasın diye... bazen güvendiğim bir kuruma... bazen tanıdığın tanıdığının okuyan çocuğuna yardımda bulunuyorum. Hayat akarken temas ettiğim dünyanın adaletsizliğinden payını almış kişilere -bakkalın çırağına, gittiğim restoranın garsonuna, caddede mendil satan çocuğa vs- cömert davranmaya çalışıyorum.

Üniversitede ÖSYM bir burs veriyordu; neydi o yahu? Herkes alırdı zaten. Ben de aldım. Lise 3'te de Sabancı Vakfı başarı bursu vermişti bana. Burs paralarını biriktirip lisedeki sevgilime gitar almıştım. Doğru adrese mi gitti, yanlış adrese mi? Ne bileyim. 17 yıl sonra bu yazı nedeniyle aklıma geldi, bursumla bir nevi sanat bursu verdiğim:)

Biliyorum Yonc, trafik kazası geçiren kapıcınızın hali çok kötü.
Biliyorum Münü, dünyada aç ve şefkate muhtaç bir dolu çocuk var.
Biliyorum Huri, bir kız çocuğunu okutmak ve ona bir şans vermek çok anlamlı.

Doğru adres hangisi?

Sınırsız olmayan yardım potansiyelimi, dilediğim kanala yöneltmek... Aynen sizin gibi, bildiğim topraklarda- tanıdığım yoklukların özlemi içindeki insanlara yardım etmek istiyorum. Bunca zaman, uzay boşluğuna yolladığım ve ne katkı sağladığını hiç bilmediğim 'uzaktan' yardımlar yeter!

Uzun süredir aklımda olan bir projeydi bu; SEYAHAT BURSU VERMEK!

Eğitim için yurtdışına gidecek, sınıfın uslu çocuğunun seyahat masraflarını üstlenmekten veya mültecilerin ulaşımlarını karşılamaktan da bahsetmiyorum. Genç bir gezgine, örneğin interrail bursu vermekten bahsediyorum.

Daha doğru/değerli gibi duran, gerçek muhtaçların ihtiyaçlarına adres eden bin seçenek koyabilirsiniz önüme. "Gerçek muhtaçlığa siz mi karar vereceksiniz?" derim! Binbirinci seçeneğe, "Jn Gezgin'in serseri coşkusuna, yol sarhoşluğuna, bin tilki gezen kafasındaki huzur bulma ihtimaline, gençlik romantizmine, hayatında iyi-kötü bir dönüm noktası olma şansına, kendine yaklaşmasına..." kaynak ayırmak istiyorum.

"Özlem-Pansiyon'dan Seyahat Bursu" kapsam ve koşulları yakında!...

24 Ağustos, 2009

karpuz kafalılar eskişehir'de

Leyleği havada gördüm bu yıl. Gerçekten gördüm. Eskişehir yolunda. Bakınız kanıtı da yanda! Henüz yazamadığım Antakya seyahati ile, baharın neşesi düştü yüreğimize. O kadar tadı damağımızda kalmıştı ki o yolculuğun; hızımızı alamadık, döndükten hemen sonraki haftasonu, nicedir gitmek istediğim Eskişehir'de soluğu aldık. Biz derken... Nilüfer ve ben. Yan yana gelmesi topluma zararlı iki bünyeyiz biz. Yaş kemale erdik sıra terbiye edilip dizginlenmiş görünen delişmen hallerimiz, bir araya geldiğimiz anda ortaya çıkar. Sen deli, ben senden deli, yakalım gemileri, hiç düşünmeden... Haydi, hoppaa, hahaha.... tadında geçer kavuştuğumuz anlar... Nadir görüşürüz ama her görüşmemizin tadı damağımda kalır.

Birlikte attığımız kahkalar yeri göğü inletir, etrafımızdakilerde ise baş ağrısı yaratır. Daha doğrusu ben kahkaha atarım, Nilü ise garip bir efektle bitirir gülmesini... yiehhuuu gibi bir şey. Bana, kement atan bir kovboyun çıkardığı sesi çağrıştırır onun kahkası. Geçen yıl Alaçatı'da cadde üzerindeki bir cafede otururken, yihhuuu diye Nilüferi taklit edip geçen insanlara da hayali kementimi atarken-kadın bana böyle tesir ediyor işte- bir müşterimle göz göze gelmiştim. Yollardaki rahat hallerime bakmayın; iş hayatında karizmatik ve cool bir insan sayılırım:P Nilü ve benim, uydurduğumuz bir terminoloji de vardır. Yaratıcı esprilerimizi anlamayan arkadaşlarımıza mercimek kafalı deriz mesela. Onlar mercimek, bizse karpuz kafalıyızdır:)

Nisan sonuydu galiba, karpuz kafalılar (K.K) grubu olarak düştük yola. Kafa karpuz ama, bizdeki genişlik evlere şenlik! Ctesi sabahı 9'da buluşmak üzere sözleştik. Nilüfer beni almak üzere eve geldiğinde, saat olmuş 10:30 ve ben hala uyuyordum. Etiler Starbucks'tan kahve aldık, henüz Nispetiye Caddesini bitirmemiştik ki, kahveleri döktük ve 2 trafik kazası ihtimalini başımıza bir iş gelmeden atlattık. Nasıl eğleniyoruz ama, "haha, işte budur heyecan, işte budur maceraa" (sanki hiç macera görmedik:)). Biz böyle yollarda dolanırken zaten yeterince mutluyuz, gitmesek mi acaba diye bile düşündük bir an. Hadi dedik sonra, ilk 'k.k gezi kulübü' etkinliği başlamadan bitmesin!

Köprüyü geçtikten hemen sonra farkettik ki; ne yolu biliyoruz, ne arabada bir harita var. Amaan, olduk. İnsan sora sora Bağdat'ı bulurmuş. Aynı yieehhuuu modumuz devam etti yol boyu. Ferhat Göçer CD'si varmış yanımızda: "Beni bu sesler oyalaarr, aldırma gönül aldırmaa". Arabanın içinde nasıl bir kudurmak; dans ettik, şarkıları bağıra çağıra söyleyerek ilerledik. Yolda meyve bahçeleri gördük, dallarında kirazlar... Hemen durup biraz nasiplenmeye karar verdik. Yandaki fotoğraf, meyve bahçelerinin sahibi teyzeden kaçarken çekildi. Meğerse caanım teyze, ilaçlı meyveleri yıkamadan yemeyelim diye su getiriyormuş.

Ben güya şirketteki birkaç Eskişehirli arkadaşa, toplantılar arasındaki 5 dakikalık boşlukta nerede kalalım, ne yapalım gibi şeyler sormuştum bir önceki gün. Aldığım notları yanıma almayı unutmuşum. Yani tam takır kuru bakır ve durumdan oldukça memnun yelken açtık Eshişehir maceramıza. Coşmaktan yorgun Eskişehir'e vardığımızda, Porsuk Çayı kenarındaki cafe'lerden birine oturup yuvarlanmaya karar verdik. Tabi ki şehri tanımıyorduk ve bir adama yol sorduk:

K.K: Afedersiniz, biz Porsuk Çayı kenarındaki cafeleri arıyoruz.
Adam: Şimdi bu yolda ilerleyin, sonra sola dönün. Hmm, yok yok. Siz böyle ilerleyin, sonra sağa dönün. Hmm, aslında şöyle diyiim, geriye dönün, sonra sağa dönün.
K.K: Siz bize kuş uçumu ne yöne gitmeliyiz, onu söyleseniz...
Adam: Hmm siz o zaman şöylee gidin.
K.K: Süpersiniz, teşekkür ederiz (Bu garip dialogdan oldukça memnun, hızımızı alamayıp alkışladık adamı)
Adam: Bilseydim böyle dalga geçeceğinizi, hiç çabalamazdım yolu anlatmak için.
K.K: Yaa vallahi dalga geçmedik, biz öyle mutluyduk ki yoldayız diye. Yani cidden çok makbule geçti tarifiniz. Lütfen yanlış anlamayın... vs...
İçimizde hiçbir köyü niyet olmadan, mutluluk cıvıklığıyla küstürdüğümüz iyi niyetli adamdan, boynumuz hafif bükük ayrıldık:( Eskişehirliler ile başlayan iletişim gariplikleri ilerleyen 24 saat boyunca da bu minvalde devam etti.
Sonunda cafelerin olduğu bölgeye vardık, dinlendik, Eskişehir'in meşhur çiğ böreğinden yedik, sonra da bölgeyi keşfe çıktık.

Porsuk Çayı üzerinde rengarenk köprüler yapılmış. Şadece bu basit operasyon bile Eskişehir'e Venedik, Amsterdam gibi kanallarıyla ünlü şehirlerin romantik esintilerini taşımış. Etraftaki cafeler ve o cafeleri renklendiren insanların dinamik, enerjik, özgür, yaratıcı ruhu şehiri iyice lezzetlendirmiş.

Kanal üzerinde giden bir araç var; 1 TL verip, kanal boyu yolculuk yapıyorsunuz. Biz de yaptık tabii. Hani olur ya bazen; içmeden sarhoş tuhaf bir hal, varsa 3 gıdım zeka, onu da mutluluk maymunluğu içinde kaybeder ve anlamsızca şakırsınız. Öyle bir haldeyiz; tutamıyoruz kendimizi alenen, sürekli bir taşkınlık yapma eğilimindeyiz.

İçinde çoluk çombalak yolculuk yapan 15-20 kişilik teknede şarkılar söyleyerek gülüşüp eğlenmeye devam ettik. Normalde taşarsanız ne olur, hemen birileri sınırları çiziverir. İki kınayan bakış, 3 cıkcık ediş filan. Eskişehir'i bizim için anlaşılmaz ve büyülü yapan, öyle bir sınıra denk gelmeyişimiz. Bazen bünye bir reaksiyon istiyor; iyi ama kötü, ya bizi kınayın, ya bizimle çağlayın... Ama yok, Eskişehir bu konuda ser verdi, sır vermedi. Bulaşmadı bize. Ne kapıldı ahengimize ne de çomak soktu neşemize. İnanın bana, bu çok ilginç bir hal. Bu durumun ardında anlamadığımız bir gerçek mi var, hala merak ederim.

Bir otel bulmanın artık vaktidir dedik; iyi olduğu söylenen hangi oteli arasak dolu. Sonunda yeni olduğu söylenen Albatros Otel'e yerleştik. Tüm yorgunluğumuza rağmen, eylemlerimize odada devam ettik. Nülüfer Felicita şarkısını söylüyordu son hatırladığım. Öyle uyuyakalmışız.

Uyanınca, ne zamandır yeniden karşılaşmayı beklediğim Varuna Gezgin'den Murat'ı aradım. Varuna Cafe'de buluşmak üzere sözleştik. Her yere gitmeye çalışan bir insanım ama, Eskişehir'i benim için aciller listesine koyan Murat ve Varunacılardır aslında. Kendimi yollara vurduğum 2006 senesinde, bir yandan Güney Amerika'da seyahat eder, bir yandan da blogda yazarken bir mesaj aldım Murat'tan. O ve eşi Yekta'da, Güney Amerika'ya seyahat planlıyorlardı. Böylece başladı uzaktan iletişimimiz.
Aynı dönemde Boğaziçi'nde okumuş, aynı çimenlerde şarkı söylemiş, Orta Kantin'de belki tavla oynamış, uzakları birbirimizden habersiz özlemişiz Murat'la. Ben onun tipini biliyorum, o benimkini. Yolda karşılaşsak, kesin selamlaşırdık, öylesine tanıdık yüzlerimiz. Tanıştıysak bile kaynaşmamışız, teğet geçmişiz birbirimizi. Mezun olup başka topraklarda hayata tutunma mücadelesine girişmişiz. Yollarımız, peşine düştüğümüz uzak topraklar nedeniyle yıllar sonra kesişti.

Mütevazi bir yer olduğunu sandığım Varuna Cafe, oldukça iddialı bir mekan çıktı. Cafeler zinciri hatta. Eskişehir'de sanırım 3 ayrı Varuna Cafe var. Böylesini ben İstanbul'da görmedim. Tüm Varuna Cafeler, seyahat temasına uygun ve sahiplerinin gezginliğine yakışır zenginlikle dekore edilmiş. Duvarlarda Varuna gezginlerinin çektiği fotoğraflar, ülke bayrakları, tabelalar... Her cafede çok zengin birer gezgin kütüphanesi.

Sadece Murat ve eşi Yekta gezmiyor; belki de onların çoğalttığı bir merak ve verdikleri ilhamla, Eskişehirli öğrenciler de yollara düşmüş. Anadolu Üniversitesi'nde bir gezi kulübü kurmuşlar mesela. Nasıl heyecanlandım, anlatamam. Bazen değişim bu kadar basit işte. Bir doğru model, fitili ateşlemeye yetiyor. Devrim bu değilse nedir? Hayal eden insan, hayali gerçekleştirmenin bir yolunu mutlaka buluyor.

Bir süre, Varuna Cafe'de takılıp biralarımızı içtik Nilüfer ile. Ortamdaki enerjik havayı soluduk. Yolun başındaki o öğrencilerden biri olmayı istedik. Dimağları tertemiz ve bilgiye aç. Meraklı. Heyecanlı. Umutları örselenmemiş. Hayelleri terbiye edilmemiş. Murat ile lafladık; oradan buradan, Eskişehir'den, gelecek seyahat projelerinden, öğrencilerden, yakında açacakları Cafe Del Mundo'dan (Bizim seyahatten birkaç hafta sonra açıldı). Murat ara ara ayrılıp işleriyle ilgileniyordu; Nilüfer ile biz hoppp, yola çıktığımızdan beri devam eden ve dizginlenemez modumuza tekrar dönüyorduk.
Murat tipik bir Eskişehirli. Ne ürküp kaçtı bizden, ne ayarımızı düzeltmeye uğraştı. Ne de 'yoğun' sayılabilecek coşkumuzu görüp, bir arttırmaya çalıştı. Sanki bu Eshişehirliler doğuştan gezgin; su gibi olmuşlar, akıyorlar kendi seyirlerinde...

Varuna'dan sonra, Up&Down isimli bara gittik. Şaşırtıcı bir mekan daha! Bir bölümü sakin, muhabbetlik... İç kısımda ise sahnede canlı müzik, geniş olan dans pistinde gençler zıp zıp. Gün boyu süren enerjimiz sonunda akacağı toprakları bulmuştu. Nilüfer ile sahnenin en önünde yerimizi aldık. Gayet başarılı bulduğum orkestra, Türkçe rock şarkılar çaldı tüm gece. Gençliğe ezilmedik:)

Gece 4'e doğru mekandan çıktığımızda, kapıdaki görevli bize taksi çağırdı. Gün boyu her çeşit ilginç muhabbeti yaşayıp, yine de tam çözemediğimiz Eskişehirlilere kafaya takmıştık bir kere. Konuyu taksi şoförümüz Yaşar Bey'e danışmaya karar verdik (Yan cepheden gördüğüm kadarıyla kendisi Müslüm Gürses'in küçük kardeşi).

K.K: (Bir dizi geyikten sonra) Yaşar Bey, bu Eskişehirliler bizi anlamadı. Niye böyle, siz söyleyin. Biz neyiz sizce? a) deli, b) istanbullu, c) koca kafalı, d) çılgın
Yaşar: (Tüm Eskişehirlilerde gördüğümüz o sarsılmaz sükunetle) Neşelisiniz.

Doğru ya, neşeliydik biz ! :)

Otel odasına vardığımızda ne olduğumuzu öğrenmiş ama hala Eskişehirlilerin ne olduğunu anlamamıştık. Hararetli analizlerimiz sürerek resepsiyondan bir telefon: "Siz artık uyusanız, yan oda uyuyamiyormuş". Koca kadınlar olarak utandık tabii, hemen uyumaya ikna olduk. Ertesi günün öğleni çalan oda kapımız ise bizi şaşırttı. Misafir, gece uyuyamayan yan komşu. Ben o kadar baygındım ki, konuşmaları duydum, ama kalkıp bir şey yapacak takatim yoktu.

Bir erkek sesi: Yaa kusura bakmayın, benim arkadaş gece resepsiyonu aradı. Yani aslında rahatsız filan olmadık. Hatta merak ettik sizi (Bir yandan da odaya kafayı uzatıp bakmaya çalışıyormuş, beni merak etti herhalde:pP).
Nilüfer'in sesi: Beyfendi, ne merakı? Bakın bizi uyandırdınız. Lütfen rica ederim. Ayıp ediyorsunuz ama. Aaa...

Neşesine filan bakmayın; dünyanın en kibar insanlarındandır Nilüfer. Alışık değil böyle dialoglara. Haliyle uyandık adam gidinde. Bu sefer de, akşam üstü söylediğimiz Felicita şarkısı yüzünden mi bu olay başımıza geldi acaba diye analize giriştik. Ve komşularımızın kesinlikle Eskişehirli olamayacağına karar verdik. Biz yollarda şarkı söylerken, muhtemel bizi rahatsız etmemek için göz kaçıran bir halkın insanı, asla böyle bir şey yapamaz.

Otelden ayrıldıktan sonra güzel bir kahvaltı ile taçlandırdık seyahatimizi. Cadde kenarındaki masamızın hemen yanında, çocuklar bitti 5 dk sonra. Bir bakmak bir bakmakk. Haydaa. Yani neler yaptık ilk gün, kimsenin kaşı oynamadı. Önce otel vukuatı, şimdi de çocuklar?? Henüz 24 saat dolmadan bu kadar mı ünlendik biz Eskişehir'de? Oturduğumuz masanın arkasında Eskişehirli furbolcular varmış meğer. Çocuklarla konuşunca sır perdesi aralandı. Galiba oteldekiler de Al Bano & Romina Power ikilisinin şehre geldiğini sandı. Ondan heyecan yaptı:)

Günün kalanında; Odunpazarı Evlerini ve Cam Müzesi'ni gezdik. Kent Park'ta turlayıp, Belediye'nin şehirlilere yaz hediyesi suni gölü ve plajı gördük. Hatta Anadolu Üniversitesi'nin kampüsüne bile girdik.

Sözün bu yerinde -elbetteki çok daha doğru yorumu yaşayanları yapar, ama bir gözlemci olarak ben- Eskişehir Büyükşehir Belediye'sini tebrik etmeden geçmek istemem. Şu hayatta beni en sinirlendiren şeylerden biri; yılgın, kaderine razı insanlar! Bu şehir, adından da anlaşıldığı üzere eski bir şehir olabilir, ama kendini yenilemeyi bilmiş. Türkiye standartlarının çok üstünde; ortalamaya tamah etmemiş, meraklı, azimli ve vizyon sahibi insanlarıyla almış başını gitmiş. İyi olduğunu biliyordum, ama bu kadarını tahmin etmiyordum. Eskişehir pek çok açıdan yıkılıyor sevgili okur. Emeği geçenlerin elini sıkmak gerek.

Yapılabilir pek çok şeyi yapamadık maalesef Eskişehir'de. İlçelerinde görülesi bir dünya şey daha var. Gelecek ziyaretler için işte nefis bir bahane!

Neşeli bir ruhla geldiğimiz Eskişehir'den, hüzünlü ama huzurlu ayrıldık. Yolda CD almak üzere uğradığımız benzinci çalışanları bize kahve yaptı. Kendiliğinden, çok makbule geçen ve bize her şeyin ötesinde ruhen iyi gelen minik bir ikram. O benzinciden aldığımız Manga'nın yeni albümü Şehr-i Hüzün ise dönüş yolumuzu aydınlattı.

Al bu dünya al senin olsun / Benim hiç gözüm yok hepsi senin olsun...

O benzincinin hatırasına, bu uzun yazıyı okumayı başaran ve ilk yorumu yazan okura, Manga albümü benden hediye! Kimbilir, belki son yazana da konser bileti alırım hızımı alamayıp. İstanbul'daki ilk konserde yerimi almayı planlıyorum zira:)

Hayat bu işte / Kanatlanıp gitmek dururken / Dört duvar içinde hap solursun / Yaşamak için bir neden ararken / Ölmek için bulursun.


Kanatlanıp uç sevgili okur... Yükseldiğin semada, yaşamak için bir neden bul...

15 Ağustos, 2009

gezgin kadın, azgın erkekten beterdir !?



Hiç başa çıkılmaz azgın erkekle,
Kızağan it gibi kaybolur gider!
Nerede akşamlar, nerde sabahlar?
Kadının gezgini ondan da beter!




Pek bir sey anlamadım ben bu yazıdan.

Hakikat Gazetesi yazdıysa doğrudur diyip kapatalım meseleyi :)




Amazon nehrinde bir tekne... Thomas ile dinleniyoruz.

13 Ağustos, 2009

van gölü-2: ahlat'tan van'a

Ahlat'tan...

Van-Bitlis Gezisi-2. gün (2 Mayıs, 2009)

Akdamar'ı ardımızda bıraktıktan sonra Bitlis'te kaç minare olduğunu saymak üzere yolumuza devam ettik. Üç bine yaklaşan rakımlara çıktık, karanlık dağ yollarından ve Tatvan'dan geçtik. Hava kararmış, karnımız acıkmış, kiralık araçtaki oynak Kürtçe türkü CD'si artık canımıza tak etmişti ki... sonunda Ahlat'taki Selçuklu Otel'e vardık.


Vardığımızı da duymayan kalmadı. Akşamın sekizinde terkedilmiş hissi veren karanlık ve sakin kasaba, ayak basış anımızla sarsıldı. Ne yaptıysam artık, park ettiğim arabanın alarmı çılgınca ötmeye başladı. Ama ne ötmek, yıkıldı ortalık! Haliyle garsonundan resepsiyonistine, komisinden müdürüne uzanan kalabalık bir ekipçe karşılanmış olduk. Vali gelse ancak bu kadar hareketlenirdi ortam:)


Hemen çaylar ikram edildi. Odamıza çıkamadan otel müdürüyle uzun sohbetlere daldık. Ahlat'ta ne yapmalı, ne etmeli? Dünyanın 2. en büyük krater gölünün Bitlis'teki Nemrut Krater Gölü olduğunu biliyor muydunuz siz? Biz bilmiyorduk. Cehaletimize utandık!
Otel müdürümüz, bölgenin yerlisi olan resepsiyonistimizin, ertesi sabah bizi gezdirmesini önerdi. Böylece uzmanıyla Ahlat'ta keşif turuna çıktık. Rehberimiz; eğitimli, inanılmaz beyefendi, 30'larında biri. Böylesi İstanbul'un 5 yıldızlı otelinde bulunmaz. Zeka, bilgi birikimi, nezaket diz boyu.
Biz tutturuk yapınca, gölü göstermek üzere Nemrut'a götürmeye çalıştı bizi. Yolların kardan kapalı olduğunu anlayınca mecburen geri dönmek zorunda kaldık.

Ahlat, buram buram tarih kokuyor. Tüm ilçe neredeyse bir açık hava müzesi. Türklerin Anadolu'ya girişi Malazgirt Savaşı kabul edilir, ama aslında Malazgirt'ten önce Ahlat'taymışlar. Vardır bu kabul edişin bilimsel bir açıklaması. Bölgenin tarihini hiç bilmeyen bir insan bile ilçede yarım saat geçirse, nasıl bir tarihin üzerinde dolaştığını hisseder. Hatırı sayılır bir alana yakılmış Selçuklu Mezarlığı, kümbetler, köprüler...
Emin Bayındır Köprüsü ve Ahlat'ın gülleri:)

Ahlat'ı nasıl anlatmalı, emin değilim. Siz en iyisi bilgi almak için şu yazıya tıklayın. Benim gözlemim; kişilikli, nitelikli, tarihi... ama garip bir sukunet vardı ilçede. Coşkulu yazmazsam -ki alenen yazamıyorum- beğenmediğimi sanmanızdan korkuyorum. İyi ki gittim, iyi ki gördüm, iyi ki o insanlarla tanıştım. Ama biraz yaşlı mı desem, ne desem?? Hani olur ya, bazı insanlar 20'sinde bile pek bir olgun olurlar. Saygınızı kazanırlar ama hep 'seviyeli' dururlar. Sanırım en doğru kelime 'ağırbaşlılık'... İşte Ahlat o insanlar gibi. Dünyaca ünlü bastonlarından almayı unutmayarak yaşlı ve ağırbaşlı Ahlat'ı ardımızda bıraktık.

İki günlük mini tatilimizi de, Van Gölü'nün çevresindeki turumuzu da yarılamıştık artık. Ceviziyle ünlü Adilcevaz'ı, Türkiye'nin 2. yüksek dağı Süphan'ı, pek güzel diyemeyeceğim Erciş'i ve tesis fukarası Muradiye Şelalesi'ni sırasıyla selamlayarak sonunda Van'a vardık.

Erciş'ten Süphan Dağı


Van'a...

Bitlis minareler, köprüler şehriyse... Van'da kaleler şehri. Bitlis ne kadar ağırbaşlıysa, Van da o kadar delifişekti... Van Gölü kıyılarında yaptığımız huzurlu yolculuktan sonra bu hareket bize fazla geldi mi, geldi. Akşamüstü ulaştık Van Kalesi'ne. Van'da civar ilçelere yayılmış daha nice kale var. Onlar da artık başka gezilere...

Van merkezle ilgili son yazı yakında!..

10 Ağustos, 2009

geçmişe yolculuk

Memur bir anne babanın 2. çocuğu olarak Elazığ'da doğmuşum ben. Hanya ve Konya'ya o aralar hiç merakım yokmuş; anamın karnından çıkmamak için elimden geldiğince kasmışım. On gün gecikince doğumum, doktor 'bol bol yürüyün' demiş anneme. Öyle bir yürüyüş anında, "inecek varr!" diye tutturmuş, hastaneden daha yakın olan doktorun evine kadar ancak durmuşum. Beş dakika daha dayanamasam, dünyadaki ilk anımda asfalta düşüp kafayı gözü yarıyormuşum.

Akacak kan yerinde durmaz.

Henüz kırkım çıkmamışmış... Kundağa sarıp, çift kişilik yatağın ortasına koymuşlar beni. Zıplaya sürüne hareket etmeyi başarmış ve yere çakılmışım. Burnumu, o yatağın altında bırakmış ama kundakla paket yapılmaktan sonsuza dek kurtulmuşum. O yüzden burnum hafif yamuktur. Helali hoş olsun! Zincirleri kırmak adına akıttığım son kan, o kan değildir.

Kıskanmış Abla Pansiyon varlığımı... Dört yaşına varana dek yediğim dayak kanıma dokunmuş ki, direnişi geçmek için bir self-motivasyon sloganı uydurmuşum: 'Derbeler çömlükteeen!'.. Ne alaka diye sormayın, o sıralar yüz kelimeyle ancak konuşuyordum:) Yaşı ve boyu benim iki katım olan ablamın, ben karşı atağa geçtiğiminde kendini banyoya kilitlediği kareler silik de olsa gelir gözümün önüne, hala kıskıs gülerim.

Babam İÜ'de kadro bulunca, Elazığ'dan Kanlıca'ya taşındık. Bende oldu yaş, 3. Annemin öğretmenlik yaptığı Sedat Simavi İlkokulu'nun anasınıfında başlayan öğrencilik, sene 1980'de Avcılar'a taşınınca biz, bu sefer annemin sınıfında devam etti. Avcılar İlkokulu 1C sınıfında...
O yıllar Bakırköy'den batıdaki İstanbul kıyı semtlerinde yazları çadır kampları kurulur, kışları toplasan 5-10 bin kişi yaşardı. Yürüyerek 10 dakikada denize iner, on dakikada E5 yanındaki okulumuza çıkardık. Yokluğun ne olduğunu bilen, yaşam mücadelesi derdine düşmüş -işçi, memur, en iyi olasılıkla esnaf - ailelerin, çamurda top oynayarak büyüyen çocuklarıydık.
Lastik ayakkabılarla okula gittik; çünkü bayramdan bayrama alınan ayakkabılarımız Avcılar'ın dize kadar çamur toprak yollarında eskitilemeyecek kadar değerliydi hepimiz için. Dokuzuncu kattan atlayabildiğini bildiğimiz süper kahraman Bruce Lee'nin, filmini hiç izleyememiş hayranlarıydık. Kimse bizden çok şey bekleyemezdi. Çünkü kimse bize fazla şey vermemişti... Kelimelerden başka...
Nereden aklına geldi şimdi bu hikayeler diyorsanız, söyleyeyim. Mezun olduğumuz 1985 yılından sonra neredeyse çoğunu hiç görmediğim ilkokul arkadaşlarımla bugün Avcılar'da buluştum; Ali, Aslı, Ayşen, Ozan, Ömer, Rana ve Temel. Bazılarının eşleri ve çocukları da vardı. yanlarında. Kimimiz saçları bırakmış ardında, kimimiz çekingenliğini :)
Aslında bu buluşma fikri, Hüseyin'in facebook'tan yolladığı mesajla başladı: "Sevgili öğretmenimin yıllar önce bizlere anlattığı pilot öğrencisiyle ilgili anısını unutamadığımdan olsa gerek gerek, pilot oldum. Kalbime ilk uçma ve pilotluk aşkını düşüren öğretmenime selamlar".

Öğretmenimiz, annem, Fatma Işık Yücel... Ne güzel çocuklar yetiştirmiş!

Öğretmen çocukluğu zordur. Her öğretmen çocuğu biraz eksik, biraz kırıktır. Sizden çalınmış zamanın nereye gittiğini, niye gittiğini tam anlamaz çocuk kalbiniz. Sonra an gelir, yıllar geçer, o zamanın mahsulü çocuklar büyümüş olarak çıkar karşınıza; vaktiyle kelimeden başka şeyi olmayan, çamurlu yollardaki diğer kırık çocuklar... Bugün 'güzel anne babalara', 'hayatta kaybolmamış, üretken insanlar'a dönüşmüş olarak... Sevinirsiniz.
Bugün annem kadar benim için de özel bir gündü. Unuttuğum zamanlara, unuttuğum hayatlara, çocukluğumun geçtiği topraklara yolculuk ettim.

Kimse kelimeleri küçümsemesin.
Başka şeyin olmadığı topraklarda, kelimeler çok değerlidir!

08 Ağustos, 2009

ıssızlığın ortasında

bundan 3 sene önce kızgın çöllerden ıssız dağlara yolculuk eden mutlu bir yolcuydum ben...

dostlar bazen soruyor; 'beni özlemedin mi' diye. hayır arkadaşlar, sizi değil o ıssızlığı özlüyorum ben:)




dilerseniz, vaktiyle yazdığım notları - yazı 1 ve yazı 2 - okuyabilirsiniz.

öyle anlar vardır ki, hatırladığınız anda gözleriniz yaşarır. ne o ıssızlıkta yaşadığım 'tamamlanmışlık' duygusunu unutmak, ne de özlememek mümkün... hey gidi hey.

05 Ağustos, 2009

van gölü-1: 'akdamar adası'

Van-Bitlis Gezisi-1. gün (1 Mayıs, 2009)
30 Nisan'da Pegasus Havayolu'ndan bir e-mail: "Sabah 8'e kadar alınan biletlerde %50 indirim". Heyyoo. 1 Mayıs tatil zaten. Hemen kaçmalı uzaklara. Mesela Van'a!..
'Pijamanı kap gel' dedim Yonca'ya. 'Kanatlanıp gideceğiz buradan'...
Her şey o kadar hızlı gelişti ki, 1 saat uyku ile sabah havaalanına ulaştığımda, elimde internetten okuyamadan bastığım görülesi yerler listesi, Van Gölü haritası ve bir de araba kiralama insanının (şirketliği şüpheli) telefonu vardı. Plan yok, otel yok, Van'ın kalesi, gölü ve kedisi dışında bildiğimiz bir şey yok.

Uçuş nasıl geçti, uyudum mu, notlarımı okudun mu, Yonca ile konuştum mu, hatırlamıyorum. Bildiğim tam da deklere edilmemiş gizli bir ajandam var; araba kiralanacak ve 450 km olduğunu sandığım Van Gölü çevresinde bir tur atılacak! Fazla açıklama yapmadan, oldu bittiye getirip çözmek en iyisi:)
Yonca korkağın önde gidenidir. Araba sürerken yanından kamyon geçse elinde olmadan yana direksiyon kırar (Bir gün İstanbul trafiğinde körüklü otobüsün selektör yapıp solladığı bir kadın şoför görmüştünüz ya, işte o Yonca). Vaktiyle Bodrum-Yahşi'de bir at safari yapmışlığımız var. O kadar çok dram yarattı ki, 3.5 saatlik tur boyunca çiftliğin görevlisi atının dizginlerini tutarak yürüdü yanında (Yonca at bindi oldu sonunda:P). Kayağa gittik birlikte. Dikimsi bir yerde 'imdatt' diye bağırdığı için motor geldi Yonca'yı kurtarmaya (Kayak senin neyine?). Boğaziçi yurtlarında kalıp da Yonca'nın çığlığını duymayan azdır. Kedi görse bağırdı, köpek görse çığırdı. Tüm ürkekliğine rağmen deneyimlere açıktır ama (Cesaret korkuya rağmen denemek değil midir?). Onunla her gezi, benim için cennete yolculuktur. Hayatımın neşesi, eğlencesi ve bitmeyen çilesi:)

Yonca ve ben, öğleni biraz geçe indik Van Ferit Melen Havaalanı'na. İner inmez aradım elimdeki araç kiralama amcasını, araç yokmuş. Neyse ki çıkışta toplam 2 arabası olan bir şirket bulduk (80,00 TL/gün). Harita filan da bulamadık araçta. Güneye doğru inmeye karar verdik.
Koca gölü takip edip buluruz yolumuzu elbet, alt tarafı başlayacağımı yere döneceğiz.

Ahh Tamara, Ahh...
İlginç olaylara gebe Van bir yana, Ahlat'lı Adilcevaz'lı Bitlis bir yana, denize benzediği için Vanderya denmeyi hak eden Van Gölü'nün eşsiz güzelliği bir yana... Sadece Akdamar Adası bile, ülkenin diğer ucuna gitmeye değer!

Feribotla yaklaşırken adanın görüntüsü çok şey vadetmese de... Karşısında karlı dağlar, etekleri çimenli... Gölün huzur veren dingin mavisi... Aklımızda adayla bütünleşmiş Tamara efsanesi... Tarihi Ermeni Kilisesi'ne ziyaret düşüncesi... Yeterliydi heyecanlanmak için. Bazı yerlere gitmek, sırf "gittim" demek için bile iyi gelir ayrıca:)


Bazen güzellere koşarız, 2 dk sonra 'tıntın'lıktan bayarız. Bazen de selamsız diyarlara varırız, kalbimiz buruk yarım adım atarak ayrılırız. Terk edip gitmenin çok zor olduğu bir yer Akdamar Adası.

16 yy'a kadar bu adada yerleşik hayat yaşayan insanların, adadaki manastıra yerleşen keşişlerin bir bildiği varmış demek.

O kadar güzeldi ki ada; en baba yazar benim diyen kolay anlatamaz, en cancan makinasya sahip usta fotoğrafçı gerçeği yansıtamaz. Kokusu eksik kalır, renkleri cansız!

Dört mevsim de aynı derece güzel midir, bilmiyorum. İşi şansa bırakmamak için Nisan sonu-Mayıs başı gitmek mantıklı olan derim. Akdamar'da badem ağaçlarının çiçek açtığı günleri, karanlık dünyaya güneşin doğduğu günler olarak hafızanıza kaydetmenizi öneririm!

Ben şair ruhlu bir insan sayılmam sevgili okur. Hayal gücüm zayıftır. Masaya bakıp "kimbilir hangi ormanın hangi güzel ağacından budandın, alın teriyle sana biçim vermiş güzel ustanın ellerinde hayat buldun, yuvamın parçası oldun, canım masa" diyemem.

Bir kelimeye bin anlam yüklemeyi isterim ama beceremem. Kendimi kandıramam. Hikayelerimi kendim yazıp, coşkulanamam.

Belki ondan gezerim bu kadar çok. Yollarda bahtsız bünyem teselli bulur. Ancak gerçek hikayelere duygulanır, ancak gerçek insanları sever, ancak gerçek güzelliklere hayran olurum.

O adada gördüğüm renkler, kokladığım bahar, dokunduğum tarih, duyduğum sessizlik, içtiğim çaydan aldığım lezzet... Gerçekti.
Boşlukları hayal ederek dolduracak ve oyalanacak kadar şanslı olmasam da hayatta, yollara düşecek ve eksiği kapatacak kadar akıllı bir insan olduğum için seviniyorum.
Ah Tamara ahh çekerek mecburen ayrıldık adadan. Saatler ilerlemiş, güneş çekilmeye başlamıştı.
"Vatan Bölünmez" yazan tepeleri, jandarma kontrol noktalarını geçtik. Bitlis'e uzanan yaman dağları hava kararırken aştık.
Van Gölü'nün güzelliğine, doğanın ıssızlığına hayran.... bilinmez yollara doğru... sürdük arabamızı...

van kedisi

Vanderya gezimi anlatacaktım aslında. Aklıma Van kedisi düştü. Malumunuz, kedisiz bir Van yazısı olamaz. Biraz araştırma yaptım ben de.
Van kedisi, dünya üzerinde melezleşmeyen, saflığını koruyabilmiş ender canlılardan biriymiş. Sandığım gibi, gözlerinin ille de çift renkli olması gerekmiyormuş; her iki gözü mavi, her iki gözü kehribar ya da tek-göz (yani bir gözü mavi diğer gözü kehribar) olmak üzere 3 gruba ayrılıyormuş. Diğer bir özelliği de, tüylerindeki iki renklilikmiş. Genelde yavruların kulakları arasında bir iki adet siyah nokta bulunuyormuş. Kendi isteğiyle suda yüzmeyi ve suyla oynamayı seven tek kedi türüymüş. Maalesef ki her şeyi kuruttuğumuz gibi, Van kedilerinin neslini de kurutmak üzereymişiz.
Siteden siteye gezinirken, "Doğru Kedi Seçimi Testi" çıktı karşıma. Huyuna suyuna göre sana uygun kedi cinsini öneriyor test sonucu. "Zeki olsun, sahibine düşkün olsun, e haliyle biraz da oyuncu olsun, fazla da mırıldanmasın, dizimin dibinde otursun" dedim. Bana ilginç bir cinsi uygun buldu test sonuçları. Buyrunuz: Sphynx!!
Neymiş?! Van kedilerine gözümüz gibi bakmalı ve huyuna suyuna o kadar da çok takmamalıymışız:)

03 Ağustos, 2009

hasankeyf çoban ali ile gezilir

2 Ocak 2009

İnsanlığın sahip olduğu en eski kentlerden birisi olduğu söylenen Hasankeyf, Dicle Nehri'nin doğu kıyısında yer alıyor. Güneyinde Midyat, kuzeyinde ise petrol dağı Raman bulunuyor. Tarih boyunca yirmiden fazla uygarlığa ev sahipliği yapmış. 1990 yılında il statüsü kazanan Batman'a bağlı bir ilçe bugün. On bin yıllık geçmişi ve küresel ölçekte nesli tehlike altındaki canlı türleri ile Unesco’nun 10 dünya mirası kriterinden 9’unu karşılayan gizemli bir antik şehir.

Tarihi kaynaklarca ‘‘Ortaçağ dünyasının en görkemli köprüsü’’ olarak tanımlanan köprü, 1116 yılında Artuklu Hükümdarı tarafından yaptırılmış.

Ne zaman ki Ilısu Barajı yüzünden sular altında kalacak dendi, sadakat trenleri kaldırıldı bölgeye, firmalar 'sosyal sorumluluk' adına kurumsal prestij albümleri yayınladı ve okullar açtı... Hasankeyf gündemime düştü. Git Özlem, git !.. Katılmak için çabaladığım ama bir türlü yer açılmadığı için katılamadığım trenler hep bensiz kalktı. Sanırım o vakitler o trende olmayı hak etmemişim. Nedeninden bile emin olmadan, maceraya atılmak istemişim. Sonunda, doğru zamanda, Hasankeyf ve benim yollarımız kesişti.

Nalan ve ben, yol arkadaşlarımızdan önce koştuk bizi Hasankeyf'e ulaştıracak yeni köprüye. Fotoğraf çekeyim derken eziliyordum az daha.

Köprüyü geçer geçmez karşımıza çıkan kahveye daldık. Dicle'ye tepeden bakan kahvede demleniyordu Hasanlar... Ya alışmışlar şehirli kadın turiste ya da mahcup oldular emin değilim, birkaç saniyeliğine kalkan başlar hızla indi.

Köydeki Ayşeler, Fatmalar neredeydi bilmem. Ben etrafta hiç kadın görmedim.

Kaleye çıksak mı çıkmasak mı kararsızdık. Yollar karlı. Ayakkabılar kaygan merdivenleri aşarak kaleye tırmanmaya çok da müsait değil. Hava soğuk... Off, peki... En çok da tembeldik. Ama tembelliğimizden utandığımız için, mırmır edip kalenin kapısında turluyorduk... O kararsızlık anında tanıdık Çoban Ali'yi. Ne olduğunu bile anlamadan, bizi mağara evini göstermek vaadiyle kandırdı, keçi gibi zıplaya hoplaya merdivenleri tırmandırmaya başladı.

"Aman, dur, yavaş, hopp, kaydım, düştüm, yoruldum, tıkandım" bile diyecek fırsatım olmadı galiba sarp merdivenlerden çıkarken.

Bir ara ateş bastığını ve kaşkolümü çıkarıp elime aldığımı hatırlıyorum. Çoban Ali futursuzca rengarenk kaşkolümü sardı kendi esmer boynuna. Koluma da yapıştı. Bir yandan hantallığıma laf sokup, bir yandan hayat üzerine felsefik yorumlar yapıp, bir yandan da gezdirdiği ünlülerle arasında geçen dialogları anlatmaya başladı. Neşeliydi, bilmişti, komikti. Sezen Aksu'dan İbrahim Tatlıses'e uzanan Çoban Ali hikayeleri, zorlu tırmanışı renklendirdi.

Hasankeyf'i bu kadar özel yapan unsurların başında, mağara evler geliyor. Kaledeki mağaraların mesken yeri olarak kullanılmasının, milattan önceki binlerce yıla dayandığı söyleniyor. Kale yekpare taş kütlenin oyulması ile oluşturulmuş.


Türküler eşliğinde çekiştire itiştire sürükledi bizi dağ yollarında Çoban Ali.

Sonunda vardığımızda tepedeki mağara evine, çıkardı kavalını... Önce çaldı, sonra söyledi.

Etek sarı sen etekden sarısan sarısan / Kurban olam beydoğanın karısan karısan

Arkalarda kalmış ekip arkadaşlarımız, bizi kalenin en tepesinde yakaladı. Kalabalığı, kale mezarlığında bir uzun hava ile selamladı Ali.

Usul usul akan Dicle sanki tarih boyunca geçtiği toprakların bilgeliğini toplamış, buralarda yaşamış insanlar sanki havasına suyuna izler bırakmış... Hasankeyf'e gönül koymam, en çok bu çobanın yüzünden. Ali bizim için o kaleye hikaye kattı. Sanki bölgedeki ruh, bir çobanın müziği ile bizlere aktı...

Kışın daha bir güzel, daha bir gizemli, daha bir ruhani, daha bir saftı bence Hasankeyf. Karlar altında, tüm pisliğinden arınmış...

Hala tartışmalar sürüyor; GAP Projesinin önemli bir halkası olan ve bu ülke için getirileri büyük Ilısu Barajı için, Doğu'nun Efes'i Hasankeyf feda edilmeli mi?

Neden Hasankeyf'e sadakat göstermeli?

Lütfen bu yazıyı okuyup kendi kararınızı kendiniz verin.

"Hasankeyf ve Dicle Vadisi UNESCO Dünya Mirası ilan edilsin" diyorsanız, bir imza da siz atın!


Bu seyahatin üzerinden birkaç ay geçti. Neredeyse her pazar gittiğimiz mekanda, arkadaşlarımla kahvaltı yapıyorum. Telefonum çaldı, arayan Çoban Ali. TRT için İstanbul'a gelmiş, bize selam getirmiş Hasankeyf'ten. Selamını aldım, bir bahar vakti Hasankeyf'te onu ziyaret edeceğimi söyledim, helalleştik. Konuşmaları duyan cafe'deki garson Çoban Ali adını duyunca heyecanla yanıma geldi. Kendisi Çoban Ali'nin hayranıymış. Ağrı Dağı Eteğinde türküsü Çoban Ali'nin eseriymiş. Haydaa oldum. Bizim Çoban Ali, meşhur bir sanatçı mı yani? İsim benzerliği olduğunu interneti tarayınca anladık. Bu vesileyle bizim Çoban Ali'nin eşekle kaleye su taşıma yarışmasını birkaç kez kazandığını da internetten öğrendim. Hala o cafe'ye her gittiğimde garsonla birbirimize bakar anlamlı anlamlı gülüşürüz. Uzaklardan hala hayatımı renklendiriyor Hasankeyfli Çoban Ali:) Benim gözümde o, rengarenk bir insan ve yeterince değerli bir sanatçıdır.

Her sene Eylül sonu-Ekim başı gibi Batman ve Hasankeyf Kültür ve Sanat Festivali düzenleniyor. Belki bu festival iyi bir seyahat vesilesi olabilir (Hasankeyf'e en yakın havaalani 35 km uzaklıktaki Batman'da. Mardin 120 km, Diyarbakir ise 135 km uzaklıkta). Giderseniz Çoban Ali'yi bulmayı ve selamımı götürmeyi unutmayın sakın:)