türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Ağustos, 2011

mavi tur'u neden seviyorum?

Çünkü Mavi Tur'da denize doyuyorum!
Sabahtan geceye her saat içindesin denizin. Sıcak mı bastı? Hoopp suya! Bakması, koklaması, duyması, dokunması ayrı ayrı güzel... Turkuaz renkli sularda yüzmeyi mi seversiniz, yeşilin maviyle buluştuğu minik koylarda mı? Dilediğiniz deniz, burada yoksa bir sonraki koyda illa ki çıkar karşınıza!




Çünkü Mavi Tur'da doğayı hissediyorum!
En son ne zaman ayın ve güneşin doğuşunu ve batışını aynı 24 saatin içinde izlediniz? En son ne zaman samanyolunu gördünüz, büyük ayı-küçük ayı ve kuzey yıldızını buldunuz? En son ne zaman yıldız kaydı ve siz dilek tuttunuz? En son ne zaman karanlık basınca dalga sesleriyle uyuyup, güneşin ilk ışıklarıyla yeni güne uyandınız? En son ne zaman poyraz estiği için denizin soğuduğunu sandınız? En son ne zaman havanın rüzgarlı olduğunun farkına vardınız? En son ne zaman denizden ahtapot çıkarıp yediniz? Sizi bilmem ama ben bunlardan mahrum bir hayat sürüyorum. Mavi yolculuklarda doğanın farkına varıyorum.



Çünkü Mavi Tur'da çok para harcamıyorum!
Yedi gece konaklama + günde 4 öğün yemek + denize kadar uzanan bir hizmet. Son turumda ödediğim para 750,00 TL. Ümit gibi para kullanmadan gezen bir gezgin değilseniz; 1 haftacık çok kıymetli tatilinizi Çeşme, Bodrum vb yerlerde geçirme alışkanlığınız varsa Mavi Yolculuk ekonomik bir tatil seçeneğidir tabii. Yoksa herkesin 'ekonomik' anlayışı başka.



Çünkü Mavi Tur'da rahata ediyorum!
Sizin için konfor nedir bilmiyorum. Benim için konfor; güneşten pişmemek, denize/yemeğe/eğlenceye ulaşmak için 1 km yürümemek, günde 3-5 parti kılık değiştirmemek, mümkünse terlik bile giymemek, bi minderde yuvarlanıp kitap okurken öbür minderde devrilip uyumak demektir:)




Çünkü Mavi Tur'da yeniden çocuk oluyorum!
Bi top bi misketle kendinizi eğlendirdiğiniz, karpuz kabuğundan gemiler yaparak mutluluğu bulduğunuz günleri özlemediniz mi? Tipik tekne oyunlarımız; karaya bağlı halattan tekneye tırmanmaya çalışmaca, su sevüşgenleri kısa filmi çekmece, erkekler arası geleneksel yüzme yarışları, denizde çubuk savaşları filan.


Teknenin kalanı iskambil, tabu vs oynarken, Zunçin'le icat ettiğimiz pek çok oyun da vardır. Mesela gözlerimizi kapattığımızda hayal ettiğimiz ilk imgeden ya da gökteki yıldızlardan fal bakmaya çalışırız. Anlatınca size sıkıcı mı geldi? Önemli olan o an bize güzel gelmesi:)


Çünkü Mavi Tur'da yıldızların altında uyuyorum!
Teknedeki hayata dair en, enn, eennn sevdiğim şey bu olabilir. Bu şey de anlatılmaz, yaşanır.

Çünkü Mavi Tur'da dünyadan kopuyorum!
Dolar/altın/euro alıp başını mı gitti? Bana lazım gelen bi atlet-bi don, onları da sırf ayıp olmasın diye giyerim. Uzaylılar dünyayı istila mı etti? Selamımı söyleyin. Öyleesine bi rahatlık geliyor teknede bana. Hava bedava, bulut bedava, deniz bedava. Kankalarla hoş beş etmek, sevmek sevilmek bedava...

Sonraki yazının konusu: "Mavi Tur'da mutluluğu yakalamak için sağlanması gereken koşullar"

Kore yazılarına ara vermiş bulundum yine ama soğutmayalım konuyu. Bir Kore selamıyla veda edelim:)

(Fotoğraflar: Zunçin ve Damla'dan)

21 Aralık, 2009

makü: azmin şairinin ismini verdiği üniversite

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak. (M.A.Ersoy)

Lise çağlarınızı okulun çalışkan öğrencisi olarak geçirdiyseniz Mehmet Akif Ersoy'un hayatınızda iz bırakmama ihtimali yok gibidir. İstiklal Marşı yetmez, üstüne bir de Çanakkale Şehitlerine şiirini ezberlemek gerekir. Tikkatt: O kişi benim! :)

Milli şairimizin adının konduğu MAKÜ, açık söylüyorum, beni şaşırttı. Devlet üniversiteleri mi ben bıraktığımdan beri değişmişti, yoksa 2006 Mart'ında kurulan bu yeni üniversite mi başka, emin değilim. Özel şirket profesyonelliğini alın, üzerine sahiplenme ekleyin. İdealist, dinamik, vizyonu geniş ve öğrenciye çok yakın duran akademik personeliyle, iddia ediyorum bu üniversite 3-5 yıl içinde Burdur'u başka bir Burdur yapacak!

Bugün dünya devlerinden olan bir firmanın kurumsal iletişim direktörlüğünü yürüten eski bir müşterim bana şöyle demişti; "bir kurum yöneticisini tanımak istiyorsan onu kapıdaki güvenliğe, çay servisi yapan elemana, hizmet aldığı- müşterisi olduğu kişilere sor. Bundan daha iyi ipucu bulamazsın". Rektör Gökay Yıldız'dan, temas ettiğim tüm Burdurlular ve MAKÜ'lüler sevgi ve saygıyla bahsettiler. Çalışkanlığını, zarif, sanatçı ve demokrat kişiliğini anlattılar. Sanıyorum güzelliklerin yeşermesinde onun etkisi büyük.

Sunum saati yaklaştığında, vaktiyle blog için hazırladığım ve kimse izlemiyor galiba diye sinir yaptığım klipleri, salon dolana kadar arka arkaya döndürdüm! Yani en azından artık biliyorum ki, cebren ve hile ile birileri kliplerimi izledi:)

20 Aralık, 2009

mecburiyet caddesi

Aralık ayının 1'inde, Sri Lanka'dan döndüğüm günün ertesi, iş toplantısı nedeniyle Antalya'ya geçtim. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar süren, günler ve geceler boyu alın teri dökerek oluşturduğumuz çalışmaların görücüye çıktığı, standart toplantılardandı. Hizmet sektöründe çalışıyorsanız kabullenmeniz gereken ilk gerçekler şunlardır: Mutfaktaki 'invisible hand'siniz, bunun için alkış beklemek saflıktır ve sizinle çalışılmaya devam edilmesi, başarılı iş çıkardığınız anlamına gelir. Self-motivasyon yeteneğiniz yoksa, mümkün değil bu düzenin içinde fazla dayanabilesiniz. Bu durumu gereğinden fazla içselleştirmiş olan ben, kendi ekibimi alkışlamakta oldukça cimri davranırım (Bunun için sizden özür diliyor ve birlikte yarattığımız her şey için teşekkür ediyorum).

Antalya toplantısından sonra, benim için anlamı büyük bir davet nedeniyle, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'ndeki öğrencilere "Dünya seyahatinden Genç Gezginler Seyahat Bursu'na uzanan yolculuk hikayemi" anlatmak üzere Burdur'a gittim.

Bu davet neden önemliydi benim için? İlk kez mi sahneye çıkacaktım, ilk defa mı gençlerle konuşacaktım, Burdur'u görecek olmak çok mu şahane bir şeydi, para mı kazanacaktım? O kadar alışkındım ki kendim için çalmaya, kendi kendimi dövmeye, kendi kendimi alkışlamaya, kendi kendimle yarışmaya, son 12 yıldır tanıdığım herkesten daha fazla çalışırken 'görünmez el' olmaya... Beklenmedik bir anda, beklenmedik bir mecrada -bir blogda- yazdıklarım yüzünden, beklenmedik bir kurumdan aldığım bu davet, beni beklenmedik şekilde sevindirdi. Görünür olmanın sevinci! Daha doğrusu; kolayca yapabileceklerimi yapmamayı seçerek durduğum yerde, bildik yollardan geçerek değil, kendi yolumdan giderek ilerlerken, değer bulmanın sevinci.

Burdur'a 6 Aralık öğle saatlerinde ulaştım. Burdur: Güneybatı Anadolu'da Göller Bölgesinde yer alan, Antalya-Denizli-Muğla-Afyon-Isparta'ya komşu, deniz seviyesinden 1000 m yükseklikte, dağlarla çevrili bir il. Toplam nüfusu 257 bin civarında (merkezin nüfusu 60 bin).

Başı sonu arasında binasız pek metre kalmamış, 24 saat uyumayan bir şehirde yaşamaya alışkın biz İstanbullular için küçük illere yapılan yolculuklar enteresan geçer. Şehre varır varmaz, konuştuğum ilk 3 kişiden duyduğum şey, şehrin atar damarı olan Cumhuriyet Caddesi'nin, halk arasında Mecburiyet Caddesi olarak adlandırıldığı oldu. Mecburiyetin derinliğinin izlerini sürmek için kısa bir tur attığım caddede, varlığını unuttuğum ve çocukluk-ilk gençlik yıllarımdan hatıra kömür sobasının kokusunu almak, yanımdan geçenlerin bana hiç bakmaması (mor topuklu ayakkabım ve şalımla zuzaylı gibi görünmüyordum demek), şehrin en büyük caddesinde üzerindeki ana kavşakta kırmızı ışıkta bekleyen araç sayısının 3'ü geçmemesi, yakındaki göle gitmek için nereden taksi bulabileceğimi sorduğum polis memurundan şehrin tek taksi durağının otogarda olduğunu öğrenmek ve "boş verin canım, çamurdan başka bir şey yok gölde" sözlerini duymak ilginçti.

Kaldığım Grand Özeren Spa Oteli'nde Tayland kadar olmasa da, oldukça makul sayılacak bir fiyata masaj yaptırma şansını, çamurlu gölü keşfe çıkmaya yeğledim. Gece, otelin mutfak kapısı gıcırdayan restoranınında (kapıyı yağlasalar iyi olacağı geri bildirimini vermek konusunda çenemi tutmadım), ben dışında ilginç bir müşteri daha vardı: İtalyan bir satış elemanı. Genişce sayılabilecek ve diğer tüm masaları boş restoranda, çalışmak için en köşe masaya konuşlanmış, tabağının yanına notebook'unu koymuş yalnız bir kadının tam karşısına ve yüz de ona dönük oturulması tek bir anlama gelir: "Allah rızası için 2 kelam edelim".

Bir süre bu sessiz daveti görmezden geldim; zaten tutuşmuştum, ertesi gün kişisel tarihimde önemli sayılabilecek bir sınava çıkacaktım ve henüz ne anlatmam gerektiğinden hala tam emin değildim. Karşılıklı yemeklerimiz bitince, daha fazla dayanamadım, insaniyet namına bir şeyler yapılmalıydı. Karşı masaya bir laf atarak, sohbeti başlattım. Gönüllü gezginlikle, iş nedeniyle seyahat etmek arasında gerçekten büyük bir duygu farkı var. Birinde özgür ve iletişim kurmak konusunda fütursuz, öbüründe yalnızlığa neredeyse mecbur, usturuplu ve edilgen olursun. Birinde köksüzlüğü seçmiş, diğerinde ekmek parası için köklerinden zorla koparılmış kişisin. İtalyan bana Kemalettin Kamu'nun Kimsesizlik şiirini hatırlattı. "Gözlerimde parıltısı bakır bir tasın / Kulaklarım komşuların ayak sesinde/ Varsın gene bir yudum su veren olmasın / Baş ucumda biri bana 'su yok' desin de!". Bir kahve içimlik sohbetimizin kendisine iyi geldiğini umarak, odama çalışmaya gittim.

Davet kısmı güzeldi de işin, bir de sanılan şey çıkmamak endişe vardı. Benden önce İdil Biret'in konuk olduğu konferans salonuna çıkacaktım. Kimdim ben?? Gezgin bir blogger!! Son geceye kadar vakitsizlikten hazırlayamadığım sunumumu, Burdur'da geçirdiğim tek gece sabahlayarak oluşturdum. 'Görünme'nin dayanılmaz ağırlığı ve sorumluluğu! Ertesi sabah sunum ve hala gösterip göstermediğimden emin olmadığım tüm seyahatlerimden derlenmiş video klip ancak bitmişti ki; beni 'gören', gördüğünün ötesini sezen ve üniversiye davet eden MAKÜ Farabi Değişim Programı Kurum Koordinatörü ve Fizik Bölümü hocalarından Yrd Doç Dr Ülkü Bayhan, otel resepsiyonunda aradı: "Hazır mısın Özlem?"

Gençlerin hayallerindeki 'özgür kız'lıktan uzak görüntüm üzerine cool'luk ceketini giyerek, görünmenin ödülünü almak umudu ve bedelini ödemek mecburiyeti içinde aşağıya indim. Hazırdım.

04 Kasım, 2009

yazarını sor, sana nasıl bir kitap olduğunu söyleyeyim

“En iyi profesyonel rehber ve gezi yazarı” ödüllü Saffet Emre Tonguç’un yazdığı “Avrupa’da Görülecek 101 Yer” isimli kitap Boyut Yayın Grubu tarafından geçen yıl yayınlandı. Turizme katkıları nedeni ile de 2008 TUREB En İyi Kitap ödülünü kazandı.

Türkiye’de alanında bir ilk olma niteliğindeki kitap, Avrupa’nın 40 ülkesindeki 101 yeri anlatıyor. Ülkeler hakkında ayrıntılı bilgilerin yanı sıra, Avrupa’daki tüm önemli şehirlerin tarihi ve turistik yerlerini detaylı biçimde veriyor.
“Avrupa’da Görülecek 101 Yer” kitabı, yaşlı kıtadaki Osmanlı ve Türk izlerini de takip edip okura ilginç bilgiler aktarıyor. Tallinn’de bir kilise haçının altındaki hilalin, Viyana’da kahvenin, Stockholm’de Süryanilerin, Berlin’de Bergama Müzesi’nin, British Museum’da Efes Artemis Tapınağı’nın, Rodos’ta Cem Sultan’ın, Arnavutluk’ta Rahibe Teresa’nın, Figueres-Dali Müzesi’nde Kapalıçarşı işi sandığın, Peterhof Sarayı’ndaki Çeşme Odası’nın hikayeleri kitapta yer alan detaylardan sadece bazıları.
Satış rekorları kıran “Türkiye’de Görülmesi Gereken 101 Yer” kitabının da yazarlarından olan Saffet Emre Tonguç’un beş yıllık çalışmasının ürünü olan eser Avrupa’ya gidecek herkesin başucu kitabı olmaya aday.
Buraya kadar özetlediklerim, internette biraz tarama yaparak ulaştığım bilgilerden derlediklerim. Ben kitabı basılmadan, satır satır okuyan şanslı azınlıktanım. Kitaba dair yorum yapmadan önce, yazarı Saffet Emre Tonguç'u size anlatmama izin verin.

Senelerden 2006, aylardan aralık, ülkelerden Arjantin...
Aylardır yollardaydım. Binlerce kilometre aşmış, 10 çeşit milletten insanla tanışmış, iklimden iklime, ovalardan dağlara geçmiş, çekilebilir tüm eziyetleri çekmiş, hissedilebilir tüm duyguları hissetmiş, yorgun ama mutlu, yalnız ama halini pek benimsemiş bir yolcuydum o vakit.

Aylardır yollardaydım ve nihayet Patagonya'daki Ateş Toprakları'na, gezegenin en güney şehri Ushuaia'ya vardım. Haritalara ve uzaklara en az benim kadar sevdalı babamı aradım cep telefonumdan, 6 aylık seyahatim içinde ilk ve son kez. "Baba, ben dünyanın sonuna geldim!". (Turkcell'le bağlan hayataaa... Eyy Turkcell, duy sesimizi... TV'ye akıttığın reklam bütçesi yeter. Şu gençlere de bi el ver!)
Dünyanın Ucundaki Fener'e giden tekne için bir bilet aldım, liman çalışanlarının grevi nedeniyle tekne kalkmayınca pek adetim olmamasına rağmen, müzelerden birini gezmeye karar verdim. Macellan'ın seyahatini okuduğum bir anda Türkçe konuşan bir erkek sesi gelince uzaklardan, içgüdüsel bir refleksle koştum sesin sahibine: "Merhaba, ben de Türküm". İnanın bana, böyle anlarda söylenecek akıllı bir söz yoktur:)
O sesin sahibi, Saffet Emre Tonguç'tu. İlk bakışta sıfatları; gezgin, profesyonel rehber, Hürriyet Seyahat muhabiri. Beni, kaldıkları otele, yemeğe davet etti Saffet. Yaban ellerde, onca zaman 'save space' gençleriyle takıldıktan sonra memleketimden gelen bu sıcak, samimi davete: "Çok zarifsiniz, ben sizi rahatsız etmiim" demedim haliyle, daveti değerlendirdim:)
Böyle tanıştık Saffet'le. Sonraki 3 yıl boyunca; siz diyin 3, ben diyeyim 4 kez görüştük. Her gün gördüğüm arkadaşımından daha fazla "hamurumu" anladığını, daha güzel bir ben yaratma çabamı tanıdığını, varlığıyla bana bu ilhamı verdiğini biliyorum.
Arada sms atar dünyanın bir köşesinden. Kuzey denizlerindeki bir cruise'dan, ya da tropikal bir adadan... Sessiz geçmiş her döneminin sonunda, üreterek karşıma çıkar Saffet. Kitap yazar, fotoğraf sergisi açar. Tanıdıkça onu, sıfatlarının çokluğuna şaştım. Kişiliğinin derinliğine ise büyük saygı ve hayranlık duydum. Türkiye'de bu modelden keşke daha çok olsa dediğim insanlardan biridir Saffet. Çalışkan, üretken, analitik zekaya sahip, entellektüel, gustosu olan, zarif ruhlu, iham veren, saygı uyandıran... harika bir yazar, gerçek bir 'aydın'... anlamlı bir hayat yaşayan, dünyaya değer katan, 'bana hep bana' demeyen bir dünya vatandaşı... ve çok vefalı bir arkadaş. İyi sınıfına konabilecek daha pek çok sıfatı kolaylıkla onun için kullanabilirim. Satırlarını hayal gücümle doldurduğum bir karakter değil Saffet, "az laf çok iş" insanlarından.
Bir insanın sizden bu şekilde bahsetmesini sağlamak ne kadar zor fikriniz vardır elbet. Açıkça söyleyeyim, kimsenin benden böyle söz ettiğini duymadım henüz:) Demek ki daha yapacak çok işim, alınacak çok yolum var.
"Avrupa’da Görülecek 101 Yer" ve
"Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer"
Saffet Emre Tonguç'un kitapları.
Şimdi siz düşünün artık;
bu insandan sizce kaliteli bir eser çıkmış mıdıırr, çıkmamış mıdır?
Yorumu size bırakıyorum:)

18 Eylül, 2009

istanbul kanatlarımın altında

Siz bu yazıyı okurken ben, Tayland'a varmış, belki de Phuket'in turkuvaz sularına kendimi atmış olacağım. Bugünlerde yeni oyuncağım movie maker olduğundan, yine bir klip hazırladım:) Bayramı İstanbul'da geçirenlere hediyem olsun. Herkese sevgiler, selamlar ve iyi bayramlar.

24 Ağustos, 2009

karpuz kafalılar eskişehir'de

Leyleği havada gördüm bu yıl. Gerçekten gördüm. Eskişehir yolunda. Bakınız kanıtı da yanda! Henüz yazamadığım Antakya seyahati ile, baharın neşesi düştü yüreğimize. O kadar tadı damağımızda kalmıştı ki o yolculuğun; hızımızı alamadık, döndükten hemen sonraki haftasonu, nicedir gitmek istediğim Eskişehir'de soluğu aldık. Biz derken... Nilüfer ve ben. Yan yana gelmesi topluma zararlı iki bünyeyiz biz. Yaş kemale erdik sıra terbiye edilip dizginlenmiş görünen delişmen hallerimiz, bir araya geldiğimiz anda ortaya çıkar. Sen deli, ben senden deli, yakalım gemileri, hiç düşünmeden... Haydi, hoppaa, hahaha.... tadında geçer kavuştuğumuz anlar... Nadir görüşürüz ama her görüşmemizin tadı damağımda kalır.

Birlikte attığımız kahkalar yeri göğü inletir, etrafımızdakilerde ise baş ağrısı yaratır. Daha doğrusu ben kahkaha atarım, Nilü ise garip bir efektle bitirir gülmesini... yiehhuuu gibi bir şey. Bana, kement atan bir kovboyun çıkardığı sesi çağrıştırır onun kahkası. Geçen yıl Alaçatı'da cadde üzerindeki bir cafede otururken, yihhuuu diye Nilüferi taklit edip geçen insanlara da hayali kementimi atarken-kadın bana böyle tesir ediyor işte- bir müşterimle göz göze gelmiştim. Yollardaki rahat hallerime bakmayın; iş hayatında karizmatik ve cool bir insan sayılırım:P Nilü ve benim, uydurduğumuz bir terminoloji de vardır. Yaratıcı esprilerimizi anlamayan arkadaşlarımıza mercimek kafalı deriz mesela. Onlar mercimek, bizse karpuz kafalıyızdır:)

Nisan sonuydu galiba, karpuz kafalılar (K.K) grubu olarak düştük yola. Kafa karpuz ama, bizdeki genişlik evlere şenlik! Ctesi sabahı 9'da buluşmak üzere sözleştik. Nilüfer beni almak üzere eve geldiğinde, saat olmuş 10:30 ve ben hala uyuyordum. Etiler Starbucks'tan kahve aldık, henüz Nispetiye Caddesini bitirmemiştik ki, kahveleri döktük ve 2 trafik kazası ihtimalini başımıza bir iş gelmeden atlattık. Nasıl eğleniyoruz ama, "haha, işte budur heyecan, işte budur maceraa" (sanki hiç macera görmedik:)). Biz böyle yollarda dolanırken zaten yeterince mutluyuz, gitmesek mi acaba diye bile düşündük bir an. Hadi dedik sonra, ilk 'k.k gezi kulübü' etkinliği başlamadan bitmesin!

Köprüyü geçtikten hemen sonra farkettik ki; ne yolu biliyoruz, ne arabada bir harita var. Amaan, olduk. İnsan sora sora Bağdat'ı bulurmuş. Aynı yieehhuuu modumuz devam etti yol boyu. Ferhat Göçer CD'si varmış yanımızda: "Beni bu sesler oyalaarr, aldırma gönül aldırmaa". Arabanın içinde nasıl bir kudurmak; dans ettik, şarkıları bağıra çağıra söyleyerek ilerledik. Yolda meyve bahçeleri gördük, dallarında kirazlar... Hemen durup biraz nasiplenmeye karar verdik. Yandaki fotoğraf, meyve bahçelerinin sahibi teyzeden kaçarken çekildi. Meğerse caanım teyze, ilaçlı meyveleri yıkamadan yemeyelim diye su getiriyormuş.

Ben güya şirketteki birkaç Eskişehirli arkadaşa, toplantılar arasındaki 5 dakikalık boşlukta nerede kalalım, ne yapalım gibi şeyler sormuştum bir önceki gün. Aldığım notları yanıma almayı unutmuşum. Yani tam takır kuru bakır ve durumdan oldukça memnun yelken açtık Eshişehir maceramıza. Coşmaktan yorgun Eskişehir'e vardığımızda, Porsuk Çayı kenarındaki cafe'lerden birine oturup yuvarlanmaya karar verdik. Tabi ki şehri tanımıyorduk ve bir adama yol sorduk:

K.K: Afedersiniz, biz Porsuk Çayı kenarındaki cafeleri arıyoruz.
Adam: Şimdi bu yolda ilerleyin, sonra sola dönün. Hmm, yok yok. Siz böyle ilerleyin, sonra sağa dönün. Hmm, aslında şöyle diyiim, geriye dönün, sonra sağa dönün.
K.K: Siz bize kuş uçumu ne yöne gitmeliyiz, onu söyleseniz...
Adam: Hmm siz o zaman şöylee gidin.
K.K: Süpersiniz, teşekkür ederiz (Bu garip dialogdan oldukça memnun, hızımızı alamayıp alkışladık adamı)
Adam: Bilseydim böyle dalga geçeceğinizi, hiç çabalamazdım yolu anlatmak için.
K.K: Yaa vallahi dalga geçmedik, biz öyle mutluyduk ki yoldayız diye. Yani cidden çok makbule geçti tarifiniz. Lütfen yanlış anlamayın... vs...
İçimizde hiçbir köyü niyet olmadan, mutluluk cıvıklığıyla küstürdüğümüz iyi niyetli adamdan, boynumuz hafif bükük ayrıldık:( Eskişehirliler ile başlayan iletişim gariplikleri ilerleyen 24 saat boyunca da bu minvalde devam etti.
Sonunda cafelerin olduğu bölgeye vardık, dinlendik, Eskişehir'in meşhur çiğ böreğinden yedik, sonra da bölgeyi keşfe çıktık.

Porsuk Çayı üzerinde rengarenk köprüler yapılmış. Şadece bu basit operasyon bile Eskişehir'e Venedik, Amsterdam gibi kanallarıyla ünlü şehirlerin romantik esintilerini taşımış. Etraftaki cafeler ve o cafeleri renklendiren insanların dinamik, enerjik, özgür, yaratıcı ruhu şehiri iyice lezzetlendirmiş.

Kanal üzerinde giden bir araç var; 1 TL verip, kanal boyu yolculuk yapıyorsunuz. Biz de yaptık tabii. Hani olur ya bazen; içmeden sarhoş tuhaf bir hal, varsa 3 gıdım zeka, onu da mutluluk maymunluğu içinde kaybeder ve anlamsızca şakırsınız. Öyle bir haldeyiz; tutamıyoruz kendimizi alenen, sürekli bir taşkınlık yapma eğilimindeyiz.

İçinde çoluk çombalak yolculuk yapan 15-20 kişilik teknede şarkılar söyleyerek gülüşüp eğlenmeye devam ettik. Normalde taşarsanız ne olur, hemen birileri sınırları çiziverir. İki kınayan bakış, 3 cıkcık ediş filan. Eskişehir'i bizim için anlaşılmaz ve büyülü yapan, öyle bir sınıra denk gelmeyişimiz. Bazen bünye bir reaksiyon istiyor; iyi ama kötü, ya bizi kınayın, ya bizimle çağlayın... Ama yok, Eskişehir bu konuda ser verdi, sır vermedi. Bulaşmadı bize. Ne kapıldı ahengimize ne de çomak soktu neşemize. İnanın bana, bu çok ilginç bir hal. Bu durumun ardında anlamadığımız bir gerçek mi var, hala merak ederim.

Bir otel bulmanın artık vaktidir dedik; iyi olduğu söylenen hangi oteli arasak dolu. Sonunda yeni olduğu söylenen Albatros Otel'e yerleştik. Tüm yorgunluğumuza rağmen, eylemlerimize odada devam ettik. Nülüfer Felicita şarkısını söylüyordu son hatırladığım. Öyle uyuyakalmışız.

Uyanınca, ne zamandır yeniden karşılaşmayı beklediğim Varuna Gezgin'den Murat'ı aradım. Varuna Cafe'de buluşmak üzere sözleştik. Her yere gitmeye çalışan bir insanım ama, Eskişehir'i benim için aciller listesine koyan Murat ve Varunacılardır aslında. Kendimi yollara vurduğum 2006 senesinde, bir yandan Güney Amerika'da seyahat eder, bir yandan da blogda yazarken bir mesaj aldım Murat'tan. O ve eşi Yekta'da, Güney Amerika'ya seyahat planlıyorlardı. Böylece başladı uzaktan iletişimimiz.
Aynı dönemde Boğaziçi'nde okumuş, aynı çimenlerde şarkı söylemiş, Orta Kantin'de belki tavla oynamış, uzakları birbirimizden habersiz özlemişiz Murat'la. Ben onun tipini biliyorum, o benimkini. Yolda karşılaşsak, kesin selamlaşırdık, öylesine tanıdık yüzlerimiz. Tanıştıysak bile kaynaşmamışız, teğet geçmişiz birbirimizi. Mezun olup başka topraklarda hayata tutunma mücadelesine girişmişiz. Yollarımız, peşine düştüğümüz uzak topraklar nedeniyle yıllar sonra kesişti.

Mütevazi bir yer olduğunu sandığım Varuna Cafe, oldukça iddialı bir mekan çıktı. Cafeler zinciri hatta. Eskişehir'de sanırım 3 ayrı Varuna Cafe var. Böylesini ben İstanbul'da görmedim. Tüm Varuna Cafeler, seyahat temasına uygun ve sahiplerinin gezginliğine yakışır zenginlikle dekore edilmiş. Duvarlarda Varuna gezginlerinin çektiği fotoğraflar, ülke bayrakları, tabelalar... Her cafede çok zengin birer gezgin kütüphanesi.

Sadece Murat ve eşi Yekta gezmiyor; belki de onların çoğalttığı bir merak ve verdikleri ilhamla, Eskişehirli öğrenciler de yollara düşmüş. Anadolu Üniversitesi'nde bir gezi kulübü kurmuşlar mesela. Nasıl heyecanlandım, anlatamam. Bazen değişim bu kadar basit işte. Bir doğru model, fitili ateşlemeye yetiyor. Devrim bu değilse nedir? Hayal eden insan, hayali gerçekleştirmenin bir yolunu mutlaka buluyor.

Bir süre, Varuna Cafe'de takılıp biralarımızı içtik Nilüfer ile. Ortamdaki enerjik havayı soluduk. Yolun başındaki o öğrencilerden biri olmayı istedik. Dimağları tertemiz ve bilgiye aç. Meraklı. Heyecanlı. Umutları örselenmemiş. Hayelleri terbiye edilmemiş. Murat ile lafladık; oradan buradan, Eskişehir'den, gelecek seyahat projelerinden, öğrencilerden, yakında açacakları Cafe Del Mundo'dan (Bizim seyahatten birkaç hafta sonra açıldı). Murat ara ara ayrılıp işleriyle ilgileniyordu; Nilüfer ile biz hoppp, yola çıktığımızdan beri devam eden ve dizginlenemez modumuza tekrar dönüyorduk.
Murat tipik bir Eskişehirli. Ne ürküp kaçtı bizden, ne ayarımızı düzeltmeye uğraştı. Ne de 'yoğun' sayılabilecek coşkumuzu görüp, bir arttırmaya çalıştı. Sanki bu Eshişehirliler doğuştan gezgin; su gibi olmuşlar, akıyorlar kendi seyirlerinde...

Varuna'dan sonra, Up&Down isimli bara gittik. Şaşırtıcı bir mekan daha! Bir bölümü sakin, muhabbetlik... İç kısımda ise sahnede canlı müzik, geniş olan dans pistinde gençler zıp zıp. Gün boyu süren enerjimiz sonunda akacağı toprakları bulmuştu. Nilüfer ile sahnenin en önünde yerimizi aldık. Gayet başarılı bulduğum orkestra, Türkçe rock şarkılar çaldı tüm gece. Gençliğe ezilmedik:)

Gece 4'e doğru mekandan çıktığımızda, kapıdaki görevli bize taksi çağırdı. Gün boyu her çeşit ilginç muhabbeti yaşayıp, yine de tam çözemediğimiz Eskişehirlilere kafaya takmıştık bir kere. Konuyu taksi şoförümüz Yaşar Bey'e danışmaya karar verdik (Yan cepheden gördüğüm kadarıyla kendisi Müslüm Gürses'in küçük kardeşi).

K.K: (Bir dizi geyikten sonra) Yaşar Bey, bu Eskişehirliler bizi anlamadı. Niye böyle, siz söyleyin. Biz neyiz sizce? a) deli, b) istanbullu, c) koca kafalı, d) çılgın
Yaşar: (Tüm Eskişehirlilerde gördüğümüz o sarsılmaz sükunetle) Neşelisiniz.

Doğru ya, neşeliydik biz ! :)

Otel odasına vardığımızda ne olduğumuzu öğrenmiş ama hala Eskişehirlilerin ne olduğunu anlamamıştık. Hararetli analizlerimiz sürerek resepsiyondan bir telefon: "Siz artık uyusanız, yan oda uyuyamiyormuş". Koca kadınlar olarak utandık tabii, hemen uyumaya ikna olduk. Ertesi günün öğleni çalan oda kapımız ise bizi şaşırttı. Misafir, gece uyuyamayan yan komşu. Ben o kadar baygındım ki, konuşmaları duydum, ama kalkıp bir şey yapacak takatim yoktu.

Bir erkek sesi: Yaa kusura bakmayın, benim arkadaş gece resepsiyonu aradı. Yani aslında rahatsız filan olmadık. Hatta merak ettik sizi (Bir yandan da odaya kafayı uzatıp bakmaya çalışıyormuş, beni merak etti herhalde:pP).
Nilüfer'in sesi: Beyfendi, ne merakı? Bakın bizi uyandırdınız. Lütfen rica ederim. Ayıp ediyorsunuz ama. Aaa...

Neşesine filan bakmayın; dünyanın en kibar insanlarındandır Nilüfer. Alışık değil böyle dialoglara. Haliyle uyandık adam gidinde. Bu sefer de, akşam üstü söylediğimiz Felicita şarkısı yüzünden mi bu olay başımıza geldi acaba diye analize giriştik. Ve komşularımızın kesinlikle Eskişehirli olamayacağına karar verdik. Biz yollarda şarkı söylerken, muhtemel bizi rahatsız etmemek için göz kaçıran bir halkın insanı, asla böyle bir şey yapamaz.

Otelden ayrıldıktan sonra güzel bir kahvaltı ile taçlandırdık seyahatimizi. Cadde kenarındaki masamızın hemen yanında, çocuklar bitti 5 dk sonra. Bir bakmak bir bakmakk. Haydaa. Yani neler yaptık ilk gün, kimsenin kaşı oynamadı. Önce otel vukuatı, şimdi de çocuklar?? Henüz 24 saat dolmadan bu kadar mı ünlendik biz Eskişehir'de? Oturduğumuz masanın arkasında Eskişehirli furbolcular varmış meğer. Çocuklarla konuşunca sır perdesi aralandı. Galiba oteldekiler de Al Bano & Romina Power ikilisinin şehre geldiğini sandı. Ondan heyecan yaptı:)

Günün kalanında; Odunpazarı Evlerini ve Cam Müzesi'ni gezdik. Kent Park'ta turlayıp, Belediye'nin şehirlilere yaz hediyesi suni gölü ve plajı gördük. Hatta Anadolu Üniversitesi'nin kampüsüne bile girdik.

Sözün bu yerinde -elbetteki çok daha doğru yorumu yaşayanları yapar, ama bir gözlemci olarak ben- Eskişehir Büyükşehir Belediye'sini tebrik etmeden geçmek istemem. Şu hayatta beni en sinirlendiren şeylerden biri; yılgın, kaderine razı insanlar! Bu şehir, adından da anlaşıldığı üzere eski bir şehir olabilir, ama kendini yenilemeyi bilmiş. Türkiye standartlarının çok üstünde; ortalamaya tamah etmemiş, meraklı, azimli ve vizyon sahibi insanlarıyla almış başını gitmiş. İyi olduğunu biliyordum, ama bu kadarını tahmin etmiyordum. Eskişehir pek çok açıdan yıkılıyor sevgili okur. Emeği geçenlerin elini sıkmak gerek.

Yapılabilir pek çok şeyi yapamadık maalesef Eskişehir'de. İlçelerinde görülesi bir dünya şey daha var. Gelecek ziyaretler için işte nefis bir bahane!

Neşeli bir ruhla geldiğimiz Eskişehir'den, hüzünlü ama huzurlu ayrıldık. Yolda CD almak üzere uğradığımız benzinci çalışanları bize kahve yaptı. Kendiliğinden, çok makbule geçen ve bize her şeyin ötesinde ruhen iyi gelen minik bir ikram. O benzinciden aldığımız Manga'nın yeni albümü Şehr-i Hüzün ise dönüş yolumuzu aydınlattı.

Al bu dünya al senin olsun / Benim hiç gözüm yok hepsi senin olsun...

O benzincinin hatırasına, bu uzun yazıyı okumayı başaran ve ilk yorumu yazan okura, Manga albümü benden hediye! Kimbilir, belki son yazana da konser bileti alırım hızımı alamayıp. İstanbul'daki ilk konserde yerimi almayı planlıyorum zira:)

Hayat bu işte / Kanatlanıp gitmek dururken / Dört duvar içinde hap solursun / Yaşamak için bir neden ararken / Ölmek için bulursun.


Kanatlanıp uç sevgili okur... Yükseldiğin semada, yaşamak için bir neden bul...

13 Ağustos, 2009

van gölü-2: ahlat'tan van'a

Ahlat'tan...

Van-Bitlis Gezisi-2. gün (2 Mayıs, 2009)

Akdamar'ı ardımızda bıraktıktan sonra Bitlis'te kaç minare olduğunu saymak üzere yolumuza devam ettik. Üç bine yaklaşan rakımlara çıktık, karanlık dağ yollarından ve Tatvan'dan geçtik. Hava kararmış, karnımız acıkmış, kiralık araçtaki oynak Kürtçe türkü CD'si artık canımıza tak etmişti ki... sonunda Ahlat'taki Selçuklu Otel'e vardık.


Vardığımızı da duymayan kalmadı. Akşamın sekizinde terkedilmiş hissi veren karanlık ve sakin kasaba, ayak basış anımızla sarsıldı. Ne yaptıysam artık, park ettiğim arabanın alarmı çılgınca ötmeye başladı. Ama ne ötmek, yıkıldı ortalık! Haliyle garsonundan resepsiyonistine, komisinden müdürüne uzanan kalabalık bir ekipçe karşılanmış olduk. Vali gelse ancak bu kadar hareketlenirdi ortam:)


Hemen çaylar ikram edildi. Odamıza çıkamadan otel müdürüyle uzun sohbetlere daldık. Ahlat'ta ne yapmalı, ne etmeli? Dünyanın 2. en büyük krater gölünün Bitlis'teki Nemrut Krater Gölü olduğunu biliyor muydunuz siz? Biz bilmiyorduk. Cehaletimize utandık!
Otel müdürümüz, bölgenin yerlisi olan resepsiyonistimizin, ertesi sabah bizi gezdirmesini önerdi. Böylece uzmanıyla Ahlat'ta keşif turuna çıktık. Rehberimiz; eğitimli, inanılmaz beyefendi, 30'larında biri. Böylesi İstanbul'un 5 yıldızlı otelinde bulunmaz. Zeka, bilgi birikimi, nezaket diz boyu.
Biz tutturuk yapınca, gölü göstermek üzere Nemrut'a götürmeye çalıştı bizi. Yolların kardan kapalı olduğunu anlayınca mecburen geri dönmek zorunda kaldık.

Ahlat, buram buram tarih kokuyor. Tüm ilçe neredeyse bir açık hava müzesi. Türklerin Anadolu'ya girişi Malazgirt Savaşı kabul edilir, ama aslında Malazgirt'ten önce Ahlat'taymışlar. Vardır bu kabul edişin bilimsel bir açıklaması. Bölgenin tarihini hiç bilmeyen bir insan bile ilçede yarım saat geçirse, nasıl bir tarihin üzerinde dolaştığını hisseder. Hatırı sayılır bir alana yakılmış Selçuklu Mezarlığı, kümbetler, köprüler...
Emin Bayındır Köprüsü ve Ahlat'ın gülleri:)

Ahlat'ı nasıl anlatmalı, emin değilim. Siz en iyisi bilgi almak için şu yazıya tıklayın. Benim gözlemim; kişilikli, nitelikli, tarihi... ama garip bir sukunet vardı ilçede. Coşkulu yazmazsam -ki alenen yazamıyorum- beğenmediğimi sanmanızdan korkuyorum. İyi ki gittim, iyi ki gördüm, iyi ki o insanlarla tanıştım. Ama biraz yaşlı mı desem, ne desem?? Hani olur ya, bazı insanlar 20'sinde bile pek bir olgun olurlar. Saygınızı kazanırlar ama hep 'seviyeli' dururlar. Sanırım en doğru kelime 'ağırbaşlılık'... İşte Ahlat o insanlar gibi. Dünyaca ünlü bastonlarından almayı unutmayarak yaşlı ve ağırbaşlı Ahlat'ı ardımızda bıraktık.

İki günlük mini tatilimizi de, Van Gölü'nün çevresindeki turumuzu da yarılamıştık artık. Ceviziyle ünlü Adilcevaz'ı, Türkiye'nin 2. yüksek dağı Süphan'ı, pek güzel diyemeyeceğim Erciş'i ve tesis fukarası Muradiye Şelalesi'ni sırasıyla selamlayarak sonunda Van'a vardık.

Erciş'ten Süphan Dağı


Van'a...

Bitlis minareler, köprüler şehriyse... Van'da kaleler şehri. Bitlis ne kadar ağırbaşlıysa, Van da o kadar delifişekti... Van Gölü kıyılarında yaptığımız huzurlu yolculuktan sonra bu hareket bize fazla geldi mi, geldi. Akşamüstü ulaştık Van Kalesi'ne. Van'da civar ilçelere yayılmış daha nice kale var. Onlar da artık başka gezilere...

Van merkezle ilgili son yazı yakında!..

05 Ağustos, 2009

van gölü-1: 'akdamar adası'

Van-Bitlis Gezisi-1. gün (1 Mayıs, 2009)
30 Nisan'da Pegasus Havayolu'ndan bir e-mail: "Sabah 8'e kadar alınan biletlerde %50 indirim". Heyyoo. 1 Mayıs tatil zaten. Hemen kaçmalı uzaklara. Mesela Van'a!..
'Pijamanı kap gel' dedim Yonca'ya. 'Kanatlanıp gideceğiz buradan'...
Her şey o kadar hızlı gelişti ki, 1 saat uyku ile sabah havaalanına ulaştığımda, elimde internetten okuyamadan bastığım görülesi yerler listesi, Van Gölü haritası ve bir de araba kiralama insanının (şirketliği şüpheli) telefonu vardı. Plan yok, otel yok, Van'ın kalesi, gölü ve kedisi dışında bildiğimiz bir şey yok.

Uçuş nasıl geçti, uyudum mu, notlarımı okudun mu, Yonca ile konuştum mu, hatırlamıyorum. Bildiğim tam da deklere edilmemiş gizli bir ajandam var; araba kiralanacak ve 450 km olduğunu sandığım Van Gölü çevresinde bir tur atılacak! Fazla açıklama yapmadan, oldu bittiye getirip çözmek en iyisi:)
Yonca korkağın önde gidenidir. Araba sürerken yanından kamyon geçse elinde olmadan yana direksiyon kırar (Bir gün İstanbul trafiğinde körüklü otobüsün selektör yapıp solladığı bir kadın şoför görmüştünüz ya, işte o Yonca). Vaktiyle Bodrum-Yahşi'de bir at safari yapmışlığımız var. O kadar çok dram yarattı ki, 3.5 saatlik tur boyunca çiftliğin görevlisi atının dizginlerini tutarak yürüdü yanında (Yonca at bindi oldu sonunda:P). Kayağa gittik birlikte. Dikimsi bir yerde 'imdatt' diye bağırdığı için motor geldi Yonca'yı kurtarmaya (Kayak senin neyine?). Boğaziçi yurtlarında kalıp da Yonca'nın çığlığını duymayan azdır. Kedi görse bağırdı, köpek görse çığırdı. Tüm ürkekliğine rağmen deneyimlere açıktır ama (Cesaret korkuya rağmen denemek değil midir?). Onunla her gezi, benim için cennete yolculuktur. Hayatımın neşesi, eğlencesi ve bitmeyen çilesi:)

Yonca ve ben, öğleni biraz geçe indik Van Ferit Melen Havaalanı'na. İner inmez aradım elimdeki araç kiralama amcasını, araç yokmuş. Neyse ki çıkışta toplam 2 arabası olan bir şirket bulduk (80,00 TL/gün). Harita filan da bulamadık araçta. Güneye doğru inmeye karar verdik.
Koca gölü takip edip buluruz yolumuzu elbet, alt tarafı başlayacağımı yere döneceğiz.

Ahh Tamara, Ahh...
İlginç olaylara gebe Van bir yana, Ahlat'lı Adilcevaz'lı Bitlis bir yana, denize benzediği için Vanderya denmeyi hak eden Van Gölü'nün eşsiz güzelliği bir yana... Sadece Akdamar Adası bile, ülkenin diğer ucuna gitmeye değer!

Feribotla yaklaşırken adanın görüntüsü çok şey vadetmese de... Karşısında karlı dağlar, etekleri çimenli... Gölün huzur veren dingin mavisi... Aklımızda adayla bütünleşmiş Tamara efsanesi... Tarihi Ermeni Kilisesi'ne ziyaret düşüncesi... Yeterliydi heyecanlanmak için. Bazı yerlere gitmek, sırf "gittim" demek için bile iyi gelir ayrıca:)


Bazen güzellere koşarız, 2 dk sonra 'tıntın'lıktan bayarız. Bazen de selamsız diyarlara varırız, kalbimiz buruk yarım adım atarak ayrılırız. Terk edip gitmenin çok zor olduğu bir yer Akdamar Adası.

16 yy'a kadar bu adada yerleşik hayat yaşayan insanların, adadaki manastıra yerleşen keşişlerin bir bildiği varmış demek.

O kadar güzeldi ki ada; en baba yazar benim diyen kolay anlatamaz, en cancan makinasya sahip usta fotoğrafçı gerçeği yansıtamaz. Kokusu eksik kalır, renkleri cansız!

Dört mevsim de aynı derece güzel midir, bilmiyorum. İşi şansa bırakmamak için Nisan sonu-Mayıs başı gitmek mantıklı olan derim. Akdamar'da badem ağaçlarının çiçek açtığı günleri, karanlık dünyaya güneşin doğduğu günler olarak hafızanıza kaydetmenizi öneririm!

Ben şair ruhlu bir insan sayılmam sevgili okur. Hayal gücüm zayıftır. Masaya bakıp "kimbilir hangi ormanın hangi güzel ağacından budandın, alın teriyle sana biçim vermiş güzel ustanın ellerinde hayat buldun, yuvamın parçası oldun, canım masa" diyemem.

Bir kelimeye bin anlam yüklemeyi isterim ama beceremem. Kendimi kandıramam. Hikayelerimi kendim yazıp, coşkulanamam.

Belki ondan gezerim bu kadar çok. Yollarda bahtsız bünyem teselli bulur. Ancak gerçek hikayelere duygulanır, ancak gerçek insanları sever, ancak gerçek güzelliklere hayran olurum.

O adada gördüğüm renkler, kokladığım bahar, dokunduğum tarih, duyduğum sessizlik, içtiğim çaydan aldığım lezzet... Gerçekti.
Boşlukları hayal ederek dolduracak ve oyalanacak kadar şanslı olmasam da hayatta, yollara düşecek ve eksiği kapatacak kadar akıllı bir insan olduğum için seviniyorum.
Ah Tamara ahh çekerek mecburen ayrıldık adadan. Saatler ilerlemiş, güneş çekilmeye başlamıştı.
"Vatan Bölünmez" yazan tepeleri, jandarma kontrol noktalarını geçtik. Bitlis'e uzanan yaman dağları hava kararırken aştık.
Van Gölü'nün güzelliğine, doğanın ıssızlığına hayran.... bilinmez yollara doğru... sürdük arabamızı...

03 Ağustos, 2009

hasankeyf çoban ali ile gezilir

2 Ocak 2009

İnsanlığın sahip olduğu en eski kentlerden birisi olduğu söylenen Hasankeyf, Dicle Nehri'nin doğu kıyısında yer alıyor. Güneyinde Midyat, kuzeyinde ise petrol dağı Raman bulunuyor. Tarih boyunca yirmiden fazla uygarlığa ev sahipliği yapmış. 1990 yılında il statüsü kazanan Batman'a bağlı bir ilçe bugün. On bin yıllık geçmişi ve küresel ölçekte nesli tehlike altındaki canlı türleri ile Unesco’nun 10 dünya mirası kriterinden 9’unu karşılayan gizemli bir antik şehir.

Tarihi kaynaklarca ‘‘Ortaçağ dünyasının en görkemli köprüsü’’ olarak tanımlanan köprü, 1116 yılında Artuklu Hükümdarı tarafından yaptırılmış.

Ne zaman ki Ilısu Barajı yüzünden sular altında kalacak dendi, sadakat trenleri kaldırıldı bölgeye, firmalar 'sosyal sorumluluk' adına kurumsal prestij albümleri yayınladı ve okullar açtı... Hasankeyf gündemime düştü. Git Özlem, git !.. Katılmak için çabaladığım ama bir türlü yer açılmadığı için katılamadığım trenler hep bensiz kalktı. Sanırım o vakitler o trende olmayı hak etmemişim. Nedeninden bile emin olmadan, maceraya atılmak istemişim. Sonunda, doğru zamanda, Hasankeyf ve benim yollarımız kesişti.

Nalan ve ben, yol arkadaşlarımızdan önce koştuk bizi Hasankeyf'e ulaştıracak yeni köprüye. Fotoğraf çekeyim derken eziliyordum az daha.

Köprüyü geçer geçmez karşımıza çıkan kahveye daldık. Dicle'ye tepeden bakan kahvede demleniyordu Hasanlar... Ya alışmışlar şehirli kadın turiste ya da mahcup oldular emin değilim, birkaç saniyeliğine kalkan başlar hızla indi.

Köydeki Ayşeler, Fatmalar neredeydi bilmem. Ben etrafta hiç kadın görmedim.

Kaleye çıksak mı çıkmasak mı kararsızdık. Yollar karlı. Ayakkabılar kaygan merdivenleri aşarak kaleye tırmanmaya çok da müsait değil. Hava soğuk... Off, peki... En çok da tembeldik. Ama tembelliğimizden utandığımız için, mırmır edip kalenin kapısında turluyorduk... O kararsızlık anında tanıdık Çoban Ali'yi. Ne olduğunu bile anlamadan, bizi mağara evini göstermek vaadiyle kandırdı, keçi gibi zıplaya hoplaya merdivenleri tırmandırmaya başladı.

"Aman, dur, yavaş, hopp, kaydım, düştüm, yoruldum, tıkandım" bile diyecek fırsatım olmadı galiba sarp merdivenlerden çıkarken.

Bir ara ateş bastığını ve kaşkolümü çıkarıp elime aldığımı hatırlıyorum. Çoban Ali futursuzca rengarenk kaşkolümü sardı kendi esmer boynuna. Koluma da yapıştı. Bir yandan hantallığıma laf sokup, bir yandan hayat üzerine felsefik yorumlar yapıp, bir yandan da gezdirdiği ünlülerle arasında geçen dialogları anlatmaya başladı. Neşeliydi, bilmişti, komikti. Sezen Aksu'dan İbrahim Tatlıses'e uzanan Çoban Ali hikayeleri, zorlu tırmanışı renklendirdi.

Hasankeyf'i bu kadar özel yapan unsurların başında, mağara evler geliyor. Kaledeki mağaraların mesken yeri olarak kullanılmasının, milattan önceki binlerce yıla dayandığı söyleniyor. Kale yekpare taş kütlenin oyulması ile oluşturulmuş.


Türküler eşliğinde çekiştire itiştire sürükledi bizi dağ yollarında Çoban Ali.

Sonunda vardığımızda tepedeki mağara evine, çıkardı kavalını... Önce çaldı, sonra söyledi.

Etek sarı sen etekden sarısan sarısan / Kurban olam beydoğanın karısan karısan

Arkalarda kalmış ekip arkadaşlarımız, bizi kalenin en tepesinde yakaladı. Kalabalığı, kale mezarlığında bir uzun hava ile selamladı Ali.

Usul usul akan Dicle sanki tarih boyunca geçtiği toprakların bilgeliğini toplamış, buralarda yaşamış insanlar sanki havasına suyuna izler bırakmış... Hasankeyf'e gönül koymam, en çok bu çobanın yüzünden. Ali bizim için o kaleye hikaye kattı. Sanki bölgedeki ruh, bir çobanın müziği ile bizlere aktı...

Kışın daha bir güzel, daha bir gizemli, daha bir ruhani, daha bir saftı bence Hasankeyf. Karlar altında, tüm pisliğinden arınmış...

Hala tartışmalar sürüyor; GAP Projesinin önemli bir halkası olan ve bu ülke için getirileri büyük Ilısu Barajı için, Doğu'nun Efes'i Hasankeyf feda edilmeli mi?

Neden Hasankeyf'e sadakat göstermeli?

Lütfen bu yazıyı okuyup kendi kararınızı kendiniz verin.

"Hasankeyf ve Dicle Vadisi UNESCO Dünya Mirası ilan edilsin" diyorsanız, bir imza da siz atın!


Bu seyahatin üzerinden birkaç ay geçti. Neredeyse her pazar gittiğimiz mekanda, arkadaşlarımla kahvaltı yapıyorum. Telefonum çaldı, arayan Çoban Ali. TRT için İstanbul'a gelmiş, bize selam getirmiş Hasankeyf'ten. Selamını aldım, bir bahar vakti Hasankeyf'te onu ziyaret edeceğimi söyledim, helalleştik. Konuşmaları duyan cafe'deki garson Çoban Ali adını duyunca heyecanla yanıma geldi. Kendisi Çoban Ali'nin hayranıymış. Ağrı Dağı Eteğinde türküsü Çoban Ali'nin eseriymiş. Haydaa oldum. Bizim Çoban Ali, meşhur bir sanatçı mı yani? İsim benzerliği olduğunu interneti tarayınca anladık. Bu vesileyle bizim Çoban Ali'nin eşekle kaleye su taşıma yarışmasını birkaç kez kazandığını da internetten öğrendim. Hala o cafe'ye her gittiğimde garsonla birbirimize bakar anlamlı anlamlı gülüşürüz. Uzaklardan hala hayatımı renklendiriyor Hasankeyfli Çoban Ali:) Benim gözümde o, rengarenk bir insan ve yeterince değerli bir sanatçıdır.

Her sene Eylül sonu-Ekim başı gibi Batman ve Hasankeyf Kültür ve Sanat Festivali düzenleniyor. Belki bu festival iyi bir seyahat vesilesi olabilir (Hasankeyf'e en yakın havaalani 35 km uzaklıktaki Batman'da. Mardin 120 km, Diyarbakir ise 135 km uzaklıkta). Giderseniz Çoban Ali'yi bulmayı ve selamımı götürmeyi unutmayın sakın:)