03 Ocak, 2008

türkü olsam dillerde, diyar diyar dolansam

Kars seyahati- 2. bölüm (2008'e girerken)

Yılın son günü, geceden vardığımız Çıldır Gölü’ndeki misafirhanede gözlerimizi beyaza açıyoruz. Her yer alabildiğine beyaz. Göl gerçekten de donmuş! Manzara kar, kar, kar...


Global ısınma etkisiyle mevsim normallerinin üstünde olan sıcaklık (geceleri yaklaşık -25 derece!) yüzünden göldeki buz kalınlığını ancak 30-40 cm’miş bu yıl. Bu kalınlığın besili şehirli bedenlerimizi taşıyacağını umarak donmuş gölde balık tutma fantazisini gerçekleştirmek üzere kendimizi göle atıyoruz. Gerçekten de birileri buzları kazmayla kırıyor, ağlarla balık tutuluyor. Çıldır Gölü donmadan önce ağlarını göle bırakan köylüler, daha sonra ağları çıkarmak için kazma, kürek veya motorlu testereyle buzu keserek ağları çekiyorlarmış. Ağa takılan balıkları toplandıktan sonra ağlar yeniden göle bırakılıyor.


Hava o kadar o kadar soğuk ki, dönüş yolunda atların üzerine atılan battaniyeyi kendi üzerimize kızak ile otele dönüyoruz.

Yılın son günü... Anlamadan geçti bu yıl. Çok şey oldu ve hiçbir şey olmadı. Yaşın kaç diye soranlara “en seksi yaştayım” esprisi de yapılamayacak artık; 34'e üç kaldı. 2006’da hayatımdaki tüm taşları yerinden oynatmış, kendimi yollara vurmuştum. 2007 ise taşları yeniden oturtmaya, yeni bir düzen kurmaya çalışarak geçti. İşte hayatımın özeti: Yap-boz-bi daha yap! Devinime ihtiyaç duyuyorum, bununla besleniyorum demek ki. Her sabahın bir gecesi olmalı. Her baharın bir kışı. Nasılsa yeniden doğar güneş. Nasılsa yeniden açar çiçekler... Yaşadığımı ancak böyle anlıyorum.

Yıl kapanışı hesaplaşmalarına girişemeyecek kadar meşguldum 31 Aralık’ta. Yılbaşı kutlamamız erken başladı. Bir grup şarap içip bezik oynarken otelde, bir grup çoktan yılbaşı yemeğinin yeneceği Atalay’ın Yeri’ne doğru göl üstünde yürüyüşe başlamıştı. Tahmin edilebileceği üzere ben bezik/şarap grubuyla takılıp restorana araba ile gittim:)

Atalay Bey’in küçük, salaş, sevimli ve samimi restoranında grubumuza kurulan masa mekanı bir boydan bir boya kaplamış. Çocukluk hatıralarımı canlandıran küçük bir soba mekanı ısıtırken, tavanda balonlar... duvarda Uğur Yücel, Kenan İmirzalıoğlu gibi sanatçıların mekanda çekilmiş fotoğrafları... Restoranın arka tarafındaki küçük bölümde diğer misafirler rakıya, muhabbete ve türkülere başlamış bile. Duygu dolu bir ses Âşık Tüccari'den, Âşık Şenlik’ten türküler söylüyor. Kapıyorum Arif ve saz çalan arkadaşını kolundan, bizim bölüme götürüyorum. Bizim ruhlarımızın da biraz türküye ihtiyacı var!

Dü çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incidir / Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incidir / Dinle sözüm al nasihat konuşma cahil inen / Cahil de bir kem söz var ki değse bir baş incidir

Akşamın ilerleyen dakikalarında gözlerim doluyor derinleşen muhabbetten. Atalay Bey yanıma yaklaşıyor, "gittiğin yerden geri dön" diyor. Nereye gittim bilmiyorum, ama duygulu topraklardayım. Modern hayat en çok da ruhlarımızı felç ediyor galiba. Koşunca duygu eksik kalıyor. Birkaç saat içinde bir sürü anı birikti bile. Sanıyorum gece yarısı gelmek üzere. Saat sadece 19:30'muş.

An geliyor, restoranın arka bölmesindeki diğer misafirler de bize katılıyor. Önce 70 yaşlarındaki emekli Yılmaz Öğretmen ve arkadaşları... Ardından yakındaki ilköğretim okulunun 2 genç öğretmeni. Belli ki okullarından yeni mezun olmuşlar. İdealist ve temiz gözlerle bakıyorlar bize. Burada öğretmenlik yapmayı isteyerek gelmişler. Okulun 91 öğrencisinin hayatlarında bir fark yaratma şansları var. Onların kocaman dünyası yanında benim dünyam küçücük. Bakarsınız an gelir, Pansiyon kendini Anadolu'nun bir köyünde buluverir. Hikayemin sonunu ben bile merak ediyorum bazen.

Dışarıya göle çıkıyoruz. Atalay Bey buzun üzerinde ateş yaktırmış. "Rakı şişesinde balık olsam" dizesi böyle bir andan sonra yazılmış olmalı. Diğer adıyla Kükreyen Göl'de "bakalım kim kükrüyormuş?" diyerek karanlığa yürüyorum. Doğa vahşi. Gıcırdayan buzların sesine, kurtların ulumaları eşlik ediyor (Ya da ben hayal kuruyorum, gaipten sesler duyuyorum! :))Gün boyu arabayla geçtiğimiz yollarda 3-5 tilki görmüştük.

Yeni yıla girmek üzere otelimize dönüyoruz. Ekibimiz ilginç karakterlerle dolu. Akademisyenler, gazeteciler, sanat okuyan gençler vs... En düz karakter ben gibi duruyorum. Böyle bir ekip ile mantık yürütme oyunu oynadığınızı düşünün. Bir önceki gece ebe olmak suretiyle başka bir oyuna bulaşmışlığım ve boyumun ölçüsünü almışlığım vardı aslında:) Doymamışım belli ki. Yeni yıla dakikalar var, başladık başka bir oyuna. Oyunun tek numarası doğru yanıtları sıralamada bir sonraki kişinin vermesi. Yani ebe bana soru sorduğunda, aslında ben bir önceki kişiye sorduğu sorunun yanıtını veriyor olmalıyım. İlk turda uyukluyorum, sıranın bana geldiğini bile anlayamadım bile. Şopararak ve kopya alarak savdım sırayı. Tabii, ekip sol omzuma bir çentik atıverdi hemen. İkinci tur dönerken sıra bana geldi yine. Bir önceki turun acısı, pür dikkat dinlemişim. Yanıtı kendimden %100 emin hemen verdim. Zırt tokai! Doğru yanıtı verdiğimi biliyorum ama grup benimle hemfikir değil. Artık hem şaşkın hem de inatçı olduğumu düşünen grup iyice sinirlendi. Bildiğim 7 milyar insan üstüme gelse, doğru doğrudur:)

Zekamdan şüpheli insanlara direnmeye çalışarak girdim 2008'e. "Yeni yıla nasıl girersen öyle geçer" efsanesi doğru ise eğer... bu bloga bu sene bol dram akıtacağım garanti demektir:)

Karlı Çıldır'dan kulağımda yanık türkülerle döndüm... Bir yılı da böylece kapatmış oldum.

Türkü olsam dillerde, diyar diyar dolansam...

Hepinize iyi seneler, bol gezmeler diliyorum.

02 Ocak, 2008

'çıldır'maya az kaldı, doktorum nerdee?

Kars seyahati- 1. bölüm (Aralık'07)
Hastayım. Uykusuzum. Yorgunum. Hazırlıksızım. Gel dediler, gidiyorum. Nerede kalıyoruz, ne zaman dönüyoruz, ne yapmaya gidiyoruz haberim yok. Açıkçası önemli de değil. Tek bildiğim bir ara donmuş Çıldır Gölü’nde balık tutacağımız. Benim fantazim değildi ama duydugum an sahiplendim. Bayağı ‘havalı’ bir aktiviteye benziyor şu balık tutma işi. Hem bunca sene yılbaşlarında eller havaya yaptık. Bu yıl da alternatif bir yol deneyelim. Belki makus talihimiz dönüverir, kim bilir:)

Uçaktan indiğimiz gibi rehberimiz Celil ve şoförümüz Selçuk 17 kişilik grubumuzu havaalanında alıyor ve Ermenistan sınırında yer alan Kars’a 40 km uzaklıktaki Ani Harabeleri'ne götürüyor. Benim için adı gibi “ani” oldu bu gezi. Sokaklara çıkmadan birkaç saat uyur, kıyafet değiştirir, -20 dereceye bedenen ve ruhen hazırlanmak için zamanım olur sanmıştım. Yanılmışım. 5 günün içinde sıcaklık Fas’ın 20 derecesinden Kars’ın -20’sine inince hasta bedenim yerlere seriliyor. Aksırıp-öksürmekten başım dönmeye başlıyor ve gözlerimden yaşlar akıyor. O kadar üşüyorum ki hani orada donarak ölüversem kurtulacağım. Ne harabe gördüğüm var, ne rehberin sesini duyduğum. Zaten yüzüm şişti, gözler iyice küçüldü. Yavaşlayan beyin fonksiyonlarımın arada yollayabildiği sinyal “Canını seviyorsan kaç”. İlk uçağa atlayıp dönmekten başka bir isteğim yok.


Enerjik grup kalıntılar arasında yürüyor. Ben şoförü kafaladım, harabeyi minübüsle geziyorum. Ermenistan nehirin karşı kıyısı. Türkiye ile sınır kapısı bulunmayan ve vizesi burada alınamayan Ermenistan’a bir ara gitmeye karar verirsem Gürcistan filan kasmak super anlamsız diye düşünüyorum. Yapmam gereken tek şey yürüyerek dereyi geçmek. Gelecek planları yapabiliyorsam hala, demek ki ölmeye o kadar da yakın değilim.

Akşam şehre dönünce ilk yaptığım şey kendime bir saloped almak. Kırmızı pantolonla Apikoğlu salamı oldum, ama Allah’ıma bin şükür, yaşayacağım. Akşam Kars’ın merkezindeki Ocakbaşı’nda kaz yiyoruz. Kars’ta kaz yenirmiş. Bayıldım diyemeyeceğim fırında kaza, maksat gelenek bozulmasın. Restorandan sonra barvari bir mekanda çay içelim diyoruz. Ekip gençlerle kaynaştı, tam bölge danslarını kapacağız jandarma baskına geliyor. Yine kaldık İstanbul dans figürlerine.

.


Buralara kadar gelip İshak Paşa Sarayı görülmezse yazık olurmuş. Günün 7 saati yolda geçecek demek. Oysa ben içten içe şömine önünde kedi gibi yuvarlanmayı hayal etmişim. Elveda “şömine önündeki kıvrılan kediyim” hayallerim. Zaten hangi şömine? Sanki Uludağ’dayız. Böylece gezinin 2. günü Doğubayazıt’a doğru yola koyuluyoruz. Soğukta mikrobun barınamadığı doğru galiba. Önceki güne göre kesinlikle çok daha iyiyim. Iğdır’dan, Ağrı Dağı eteklerinden geçiyoruz. Hava sisli, Ağrı Dağı nazlı. Bir türlü zirvesini göstermiyor bize. Yeniden buralara dönebilmek için güzel bir neden bulduk diyoruz, takılmıyoruz sise.

29 Aralık, 2007

özlem nereye koşuyor?

Yine koşarak yaşıyorum. İş kadını Özlem toplantıdan toplantıya koşuyor. Ekmek aslanın ağzında, değirmen kolay dönmüyor, bu ülkede para kolay kazanılmıyor. Bazen akşama kadar hiç tuvalete gitmemiş oluyorum, yemek söyleyecek vaktim olmadığından yemek söyleyebilenlerin ekmeklerinden tırtıklıyorum. Vakit durma vakti değil. Gelecek yaratmaya çalışıyorum. Pansiyon Özlem arkadaşları arasında koşup duruyor. Çok emek harcandı bu ilişkilere. Çok gönül kondu, çok beklenti doğdu. Birilerinin hayatında önemli olmak ve öyle kalabilmek her babayiğidin harcı değil. Ağır işçilik gibi. Koş Özlem, koş. Özlem sevdikleri değersiz hissetmesin diye gücü yettiğinde koşuyor aralarında. Gezgin Özlem var bir de. Bağlasan duramıyor. Bulduğu 2 günden uzun her tatilde o mevsimden bu mevsime, o kıtadan şu kıtaya, o uçaktan bu uçağa koşup duruyor.

Böyle bir trafik içinde zaman yaratıldı, Fas'a koşuldu. 3 gün Marrakesh'te ve bir gün Atlas Okyanusu kıyısındaki güzel sayfiye şehri Essaouira'da tomarla şey yaşandı. Ne komik! Döneli sadece 5 gün oldu. Çektiğim milyon resim orada olduğumun ve bir sürü yeni şey yaşadığımın delili. Neden duygusu yok şimdi?

Koşmaktan yorgun bedenim hastalandı. Ateş 38, öksürüp duruyorum. İki saat sonra yine uyumadan Kars'a yolcuyum. Değer verdiğim insanlar çağırdı, Çıldır Gölü çağırdı, donmuş gölde balık tutma fantazisi çağırdı. Gidiyorum. Ama bu da son olsun! Artık koşmak istemiyorum.

18 Aralık, 2007

as time goes by

you must remember this / a kiss is just a kiss / a sigh is still a sigh

Fas denince tabii ki akla gelen ilk şey Casablanca filmi ve Sam'in tekrar tekrar çaldığı "As Time Goes By" şarkısı. Birazdan Pansiyon Kazablanka'ya uçuyor. Ama asıl seyahat Marakeş'e. Okurun Venezuela seyahatimden hatırlayacağı çılgın arkadaşım Ayşıl ile.

Haluk Bey mesaj atmış, nereye kadar gezeceğimi sormuş. "Yorulana, sıkılana, tüketene, yolları bitirene veya ölene kadar herhalde" dedim yanıtta. Her seyahate kalbim kıpır kıpır çıkıyorum sanmayın. Biraz önce bin ton işi bıraktım şirkette, yol yorgunu bir savaşa döneceğim 5 gün sonra. Ben de biliyorum kalsam, yuvarlansam, tembellik yapsam, kankalarla sabah akşam görüşsem, konuşsam... Özeniyorum bazen dünyası küçük ve elindekiyle mutlu insanlara. Üç kuruş kenara atabileydim, ev bark sahibi olabileydim, az ama öz insanlarla bir ömür geçirebileydim. Ama o zaman ben ben olmazdım. O yüzden yollardayım yine. Sürprizler için. 'Yeni'ler için.

31 Ekim, 2007

ürdün'den bölük pörçük

Nisan ayında gittiğim İran hayatıma sadece şiiri katmadı yeniden. Harika insanlar da kattı. Ellisine gelince yaşamın bittiğine inanan 74 model Pansiyon yeni dostlarından her yaşın ayrı bir güzelliği olması üstüne, dostluk üstüne, derinlere dalmak, paylaşmak, dayanışmak, bazen aşkla, bazen inançla dolmak üstüne çok şey öğrendi ve onları çok sevdi.

İran grubu her biri şahsına münhasır yeni harika insanlarla büyüdü. 29 Ekim’i fırsat bildik, Fest Travel’dan destek istedik, dünya harikalarının izini sürmeye 15 kişilik grubumuzla Ürdün’e gittik.


Sadece 3 günümüz ve görülesi çok yerimiz vardı. Sabaha karşı Ölüdeniz’deki otelimize vardık. Ortaokul yıllarından ismi hafızama kazınmış olan Lut Golu (Ölüdeniz) dünyanın en alçak ve en tuzlu gölü. Ziyaret ettiğim dunyanin 'en'leri listesine bir yenisi daha böylece eklendi. Tabii ki gerekli tüm şebelek şeyler yapıldı. Tuzun yoğunluğu nedeniyle kaldırma kuvveti şaşılası derece büyük olan suya batma denemeleri, Kleopatra'nın kozmetik dünyasına kazandırdığı ve gölün içinden avuçlamak suretiyle çıkarılan çamuru sürerek "cildimi ne gaddar şahane yumuşattı di mi?" muhabbetleri, bir el mesafesindeki Batı Şeria'ya "kaç saatte yüzerim abii?" hesaplamaları...


Lut Gölü'nden sonra rotamızı karayoluyla 3-3,5 saat uzaklıktaki Petra'ya çevirdik. Petra, uzun süre saklı kalmış "Gül Şehri". Indiana Jones serisinin birinden hafızama kazınmış, mutlaka bir ara görülecek listesine alınmış, dünyanın yeni 7 harikasından biri.


Zaten biliyordum, tekrar hatırladım ki bir mekanı sevmem için güzelliği, tarihi dokusu, allanıp pullanmış hikayesi filan yetmiyor. Benim mutlaka orada bir deneyim yaşamam gerekiyor. Aşağıda gördüğünüz resimlerin bir kısmı devenin, bir kısmı da eşeğin üstünde çekildi:) Petra'dan bende kalan bir iz varsa bu da hayvanlar alemi sayesindedir.

El kadar eşeğin sırtında 900'e yakın basamak çıktım, dağın tepesindeki Manastır'a ulaştım (Göz kırparak hala 2 karılık kontenjanı olduğunu söyleyen ve Petra içindeki mağarada yaşamını sürdüren eşekcimin verdiği bilgiye kadar 250 kg'ya kadar yük taşıyormuş bu hayvancağız). Eşeğimle Petra'da mutluluğu yakaladım yani. Hem Oğuz'un söylediği gibi o merdivenleri yürüyerek tırmanmak için gerçekten cimri olmak gerekiyor!:)


Petra'nın mağara erkeklerinin çoğu sürmeli. Zeytin zeytin gözleri ile 'yerinde' bakılırsa oldukça da çekici. Aramızda konuşmadık değil; bunları alsak, yıkasak paklasak... "Çiçek dalında güzeldir"e bağladık tartışmayı. Italyan bir kadınla tanıştık. Uzun saç-sürme göz-mağara ve eşek sahibi kocasıyla gül gibi geçiniyordu boncuk satarak. Ardımızdan arya söyledi. Güzeldi. Mutlandırıyor insanı böyle hikayeler. Başka hayatları görmek, istersen bu bambaşka hayatın bir parçası olabileceğini düşünmek... Dünyada hala tüketilmemiş seyler var.

Son günümüzde Lawrence of Arabia filminin çekildiği Wadi Rum'da jip safari yaptık. Planda yoktu ama Ürdün'ün Kızıldeniz kıyısındaki sahil şehri Aqaba'ya gittik. Sharm'dan yeni dönmüş bir insan olarak karşılaştırma yapmam gerekirse Sharm balık çeşitliliği açısından çok daha zengin. Ama Aqaba'nın mercanları da estetik açıdan Sharm'ı döver.

Araya zaman girdi ve duygumu kaybettim işte. Ortada da bu uyduruk yazı kaldı. Şimdi gözüm Kurban Bayramı tatilinde. Nereye gitmeli? Nereye gitmeli???

17 Ekim, 2007

yavaş yavaş hasan şaş

Dünyanın en eski medeniyetlerinden birine, Mısır'a yolcuydum bu kez. Kültür turizmi için değil, yaklaşan kış öncesi kemikleri son kez ısıtma şansını kullanmak için... Sina Yarımadası'nın en güney şehri, son yıllarda da Türk turistler için Antalya kadar "bizim" hale gelmiş Sharm El Sheikh'te bayram tatili vesilesiyle Kızıl Deniz'in tadını çıkarmak için... Bir de Afrika'ya ayak basmış olmak için tabii (Gerçi Süveyş Kanalı ile suni yollarla da olsa Sina Yarımadası ana kıtadan ayrılmış durumda ama haritalar bölgeyi Afrika içinde gösteriyor. Yani ben hala Afrika'ya ayak basıp basmadığı şüpheli olan zavallı bir gezginim)...
"Barış Şehri" Sharm El Sheikh Mısır'ın Antalyası. Vaktiyle Israil'e bağlı olan şehir bu sayede alt yapıyı sağlam kurmuş. Çoğu yüksek yıldızlı yüzlerce otel ile Avrupa'dan Italyan, Ingiliz, Türk ve Rus turistlerin akınına uğruyor.

Her ne kadar Barış Şehri dense de Sharm'da herhangi bir şekilde Mısırlılar ile barış içinde konuşmam mümkün değil. Dünya üzerinde beni bu kadar rahatsız eden başka bir millet insanıyla tanışmadım açıkçası. Değişik dillerde "hey yavrum" tadında bir hitapla başlayan muhabbet, Türklüğümüzün anlaşılması sonucu "yavaş yavaş Hasan Şaş" esprisiyle devam ediyor (bi kıçı kırık esprinin bu kadar millileşmesi, yaygınlaşması ve her karşılaşılan Türk'e prim yapacağı umuduyla milyon kez tekrarlanması akıl alır gibi değil. Aklımı koru Tanrım!) ve sonunda ilan-ı aşk eşliğinde elleme ya da öpme çabalaması.


Şehrin kaosu ve cüretkar erkeklerinden kaçınca yapacak çok şey var ama. Bir yanımız çöl... bir yanımız deniz. Her zaman olduğu gibi huzuru doğada buluyorum.

Pek çok ilki yaşadım Mısır'da... Çölde ATV ile safariye çıktım, Bedevi çadırında takıldım, deveye bindim.

Gelelim asıl meseleye... Tüm acısına, sancısına, tacizcisine, bitmeyen kabus alış veriş pazarlıkları ve pazarlık yorgunluklarına rağmen Sharm'da öyle bir deniz var ki her şeye fazlasıyla değer.

Vaktim ve param olsa her ay 3-4 günlüğüne oraya gider ve karanın bende açtığı yaraları denizde, daha doğrusu deniz altında silerdim. O kadar yani. O kadar güzel. O kadar başka. O kadar şiirsel... Binlerce balık, mercan, deniz bitkisi... Kesinlikle başka bir dünya. Acaba dedim rengarenk balıkların arasında yüzerken, yatay yolculukları bırakıp dikey yolculuklara mı geçmeli?

Dünyanın en meşhur deniz altı ulusal parklarından Ras Muhammed'e tekne turu alıyoruz. Şnorkel ile yüzmek yeterince harika, ama ya dahası da varsa? Böylece 'ilk'ler listeme bir de scuba diving ekleniyor. Dalgıç kıyafetinin içine ittir kaktır sığışmayı başarıyorum. Fermuarı kapatmak için erkek kuvvetine ihtiyaç duymak biraz gurur kırıcı oldu tabii. Fermuar kapalı ama ben de tam bir balina oldum! Doğal olarak resim filan yok:)

Dalmak tuhaf bir deneyimdi. Bir metre ya indim ya inmedim aşağıya, kulağım ağrımaya başladı. Hoca elimden tutmuş dibe çekiyo, ben kulağım ağrımaya başladı diye işaret edip direniyorum. Hoca sanıyor korktum. Hey Allaaammm ya. Kork-mu-yo-rum. Kulağım ağrıyo! Bir şekil 4.5 metreye inebildim. Bir şekilden kastım, hoca elimi bıraktı, sırtıma çıktı. Aşağıya aşağıya bastırıyor. Bu arada kafama tüp düşüp çarpıyor filan:) Yutkun, kulaktan hava üflemeye çalış. Ne balık gördüm ne bişey. Kafamda bir ağrıyla çıktım sudan. Daldım mı daldım:) Ama biraz ilginç oldu bu dalış. Dönünce soruşturdum ki aynen tahmin ettiğim gibi burnumdan ameliyat olduğum için ekstra basınç hissetmiş olmam normalmiş. Bi yol bulunacak, o kulaklar açılacak ve suyun altına doğru düzgün dalınacak.

Mercanlar ciddi koruma altında. Ellemek kesinlikle yasak, çok ciddi cezalar uygulanıyor. Binlerce yılda oluşan mercana dokunmak mercanın sonu demek. Ve evet, itiraf ediyorum ben mercan katili oldum. Bir dalga... Hoppp... Pansiyon mercana oturur.

Bir seyahat daha bitti. "Yavaş yavaş Hasan Şaş" travmasını atlatana ya da Mısırlılar bu milli tekerlemeyi unutana kadar Mısır'a tekrar gitmem söz konusu olamaz:) Bir sonraki sefere Nil boyunca uzanan tarihin izini süreceğim.

10 gün sonra başka bir kısa seyahat için Ürdün'e doğru yola çıkıyorum. Ohh be. Yeniden oksijen alıyorum.

acılı bir tur deneyimi (sharm el sheikh)

Sharm’a turla gitmek isteyenler okusun, diger okurlari bayabilir.

Cennet yurdumun deniz sezonu bittiginde 3-4 gunluk bir bayram tatili de denk gelmisse yurt disina acilmaya hevesli her Turk seyahat severin aklina gelen seceneklerden biri ne olur? Tabii ki Misir’in deniz turizmi ile unlu sehirlerinden biri Sharm El Sheikh... Yakin, ucuz, otantik ve evet, aynen soylendigi gibi deniz alti bir harika...

Ben insanlarin kolaylikla gittigi yerlere gitmeyi sevmem. Herkesin yaptigini yapmak siradan hissettirir. Erisilebilir olana erismis olmak yeterince iyi degildir benim icin. Kisiligimin hem takdir edilesi hem de asagilanasi noktalarindandir bu. Ahmaklik biliyorum. Sizden once ben soyleyeyim de buyukluk ben de kalsin:)

Abla Pansiyon ve Dido-Murat cifti yapmis program, ben de hazira kondum, eklendim gruba. Her ani ayri bir olaya gebe turumuz Carsamba gecesi basladi, P.tesi sabah son buldu.

Son ana kadar nerede kalacagiz, ucagimiz kacta kalkar haberim bile yoktu. Yola dusunce anladim ki habersiz olmak en guzeliymis. Zaten her sey belirsiz ve her an degisebilirmis. Adi sani bilinmez olsa da Sheraton Otel’de konaklama ayarlayabildigi ve makul gidis-donus saatleri vaadettigi icin secilen More Travel bu turda acentemizdi. Paralar odenmis ki, once otelin degistigi haberi gelmis. Efendim bu Araplar boyleymis, sozlerine guven olmazmis (Acenta aciklamasi!).

34 kisilik grubu 3 otele bolduler. Onden otel arastirip acentaya baski yapanlar yirtmis, kalanlar Raouf adinda kabus bir otele dusmus (Bizim hangi grupta oldugumuzu soylememe gerek yok sanirim. Herhangi bir tatilde Abla Pansiyon varsa yanimda, ben sadece bavulu alir cikarim evden. O hepimiz icin en iyisini dusunur ve gerekeni yapar:)).

3 kere kalkis saati degisen (20:30, 03:00 ve en son 06:00) ucagimiz bir de rotar yapinca sabah 7'den sonra ancak yola cikabildik. Sonunda Misir’a vardigimizda anlasildi ki, onden ayarlandigi sanilan vizeler megerse ayarlanmamis, kapidan alinacakmis (Misir’a giderken kesinlikle acentanizda kontrol etmeniz gereken bir mesele). Kapidan, gozlerimizin onunde 15 $’a alinan vize (60 Euro'yu biz hangi vize hizmeti icin verdik?) ile siniri gecmeye calistik; kavga kiyamet bin rezillik... o da 2,5 saat surdu. Turumuzun kifayetsiz rehberi ve onune gelenden tokat yiyen lokal acenta gorevlisi (abartmiyorum, oglana gelen bagirdi, giden tukurdu. Oyle sevilen bi insan yani) dunyanin en basarisiz operasyonlarindan birine beraberce imza attilar.

Otele vardigimizda ogleden sonra olmustu bile (Odaya girdigim an yataga kostum, bellboy henuz cikmamisti odadan, zaten cikisini gorecek kadar da uyanik kalamadim). En az gidisimiz kadar cileli bir de donus yasadik. Saat 20:30 once 03:00 oldu. Kalkis 4:30'u buldu.

Neyse ki grubun cogunlugu kadar igrenc (bocekli, pis, suyun akmadigi) bir otelde kalmadik ve aradaki 3 gun boyunca da kendi kendimize takildik.

More Travel’in igrenc operasyonuna dair sayfalarca yazacak kadar malzeme var elde. Tur sonunda More Travel Zedeler Grubu kuruldu. Muhabir bir arkadasin kameraya demecler verdik. Imzalar topladik. Sikayet dosyasi hazirladik. Super orgutlu bir sekilde calismalara basladik. “Kana kan. Intikam intikam”. Yasasin hakli mucademiz:)

18 Eylül, 2007

siftine siftine ogreniyorum

Ayni dili konusanlar degil, ayni duygulari paylasanlar anlasabilir (Mevlana)

Bulent sagolsun, sayesinde yeni bir dil ogrendim: Konyaca.

Battıçıktı: Geçit
Doşşarma: Bunun ne oldugunu unuttum.
Buyuş buyurmak: Gerekli gereksiz emirler vermek:
Billor: Bardak
Gubuz: Ukala
Zınarmak: Vazgeçmek
Günaşık: Çekirdek
Sümsüklemek: Dürtmek, sarsmak
Ahraz: Anlama özürlü
Siftine siftine: Yavas yavas
Teşansür etmek / Çövdürmek: Isemek

Ayni dili konusmasak da, bir yerlerde ayni duygulari paylasan insanlar var biliyorum ki.