seyahat kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz, 2011

'şaşırmak için gezmeniz gereken 55 yer': güney kore

Araya iş-güç ve tatil girdi, Güney Kore yazıları yarım kaldı. Kaldığım yerden Kore paylaşımlarına devam edeyim en iyisi. Bu sefer dayandığım kaynak Kore yapımları değil, sevgili Başar Kurtbayram'ın “Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer” adlı kitabı.

Kore Hakkında İlginç Gerçekler (4)

• Güney Kore dünyanın en büyük çevrimiçi bilgisayar oyunları pazarına sahip. Bilgisayar oyunlarının Koreliler'in hayatının neresinde durduğu şu örnekten bile anlaşılabilir: Ülkede 24 saat sadece bilgisayar oyunu yayınlayan üç tane TV kanalı var. Bu kanallardan birinde Starcraft oynayarak geçinen yaklaşık 110 profesyonel video oyuncunun “lig” karşılaşmaları TV’den naklen yayınlıyor. Reyting oranları oldukça yüksek. Fikir vermesi için birlikte izleyelim. Bu Koreliler cidden değişik:)

• Toplum düzeninde hiyerarşinin çok önemli olduğu Güney Kore'de yaşlanmak arzulanan bir durum, çünkü yaşlılara saygı fena derecede yüksek. Başar'ın kaldığı hostelde çalışan June’a göre, Kore'de yaşlanınca 'dokunulmaz' olunduğu için Koreliler sabırsızlıkla saçlarına ak düşmesini bekliyorlarmış. Çünkü yaşlılar ne derlerse itiraz edilmiyor, ailenin tüm bireyleriyle ilgili aldıkları kararlar sorgusuz kabul görüyor, birçok hizmet için artık para ödemeleri de gerekmiyormuş. Bir nevi sultan hayatı yani.

• Kore'de "ağız şapırdatmamak yenilen yemeğin kötü olduğunun göstergesidir, ayıptır" yazmış Başar.

• Başar'ın Kore'ye dair düştüğü şaşırtıcı notlardan biri de köpek eti tüketimiyle ilgili: "Güney Kore'de teorik olarak köpek eti yemek yasak, gerçekte ise senede 1.5 milyon köpek tüketiliyor". Köpek eti tüketiminin uluslararası tepki çekmesini engellemek için köpek eti pazarları Dünya Futbol Kupası sırasında kapatılmış, sonra yeniden açılmış.

• Kitapta belirtilen ve oldukça ilgimi çeken bir istatistik de şuydu: İkinci Dünya Savaşı sonuna dek nüfusunun ezici çoğunluğu Budizm, Taoizm veya Konfüçyüs inanışında olan Güney Kore'de, 1945'ten sonra Hıristiyan nüfusu %5’ten %35'e çıkmış. Belli ki Hıristiyan misyoner faaliyetleri hala oldukça yaygın şekilde sürüyor Kore'de.

***


“Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer” sizlere uzun zamandır bahsetmek istediğim bir kitaptı.

Başar Kurtbayram ile benzer topraklardan geçtik ama o topraklarla ilgili çoğu ilginç ve şaşırtıcı bilgiyi ben onun yazılarından öğrendim.

Azımsanmayacak sayıda gezi kitabı okumuş bir insan olarak büyük samimiyetle söylemeliyim ki, “Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer”, türünün en iyi örneklerinden biri! Ben yazmış olsam kendimle gurur duyardım.

Kitabın ilginç bir özelliği de var: Başar'ın binrota.com'da yayınladığı yazıların 55 tanesi, okuyucu yorumları ile seçildi ve son şeklini aldı.

Gazella Turizm desteği ile yayınlanan ve binrota.com'un üyelerine 'yazı yüklemeleri karşılığında' 7 Ağustos'a kadar ücretsiz dağıtacağı kitap keşke her kütüphanede olsa!

30 Aralık, 2009

uzaklar çağırınca

"Seyahat etmek için 10 harika bahane" dizisine biraz ara verelim ve seyahat kitapları serisine dönelim.

Orhan Kural, Türkiye'de gezgin deyince ilk akla gelen isimlerden biri. Kendisiyle hiç tanışmadım, tanışmak için de bir teşebbüste bulunmadım. Gezginliğin yayılması adına bu ülkede önemli işler yapmış kişilerden olduğunu söyleyebilirim.
Orhan Kural'ın kitaplarından birkaç tanesini okudum. Bunlardan biri olan Uzaklar Çağırınca'da sevdiğim bir yazı var, paylaşmak istiyorum sizinle.

Dünyada eğer 100 kişi yaşasaydı!
Dünya nüfusunu, 100 kişilik bir köy kadar küçültebilseydik dağılım şu şekilde olacaktı: 57 Asyalı, 21 Avrupalı, 14 Amerikalı ve 8 Afrikalı.

Bunların 52'si kadın, 48'i erkek olacaktı. 30'u beyaz, 70'i beyaz olmayan, 30'u Hıristiyan ve 70'i Hıristiyan olmayan olacaktı.

6 kişi bütün servetin %59'una sahip olacaktı. Ve bunların hepsi ABD kökenli olacaktı.

80 kişi kötü evlerde yaşayacaktı, 70 kişi hiç okuma-yazma bilmeyecekti.

Sadece 1 kişi bilgisayar sahibi, 1 kişi de -evet, sadece 1 kişi- üniversite mezunu olacaktı.

Eğer bu sabah hastalıklı değil de sağlıklı uyanmış iseniz, bir hafta sonrasını göremeyecek olan 1 milyon insandan daha şanslısınız. Bir harp tehlikesi, işkence görmek ihtimali veya aç kalma korkusu ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz. Buzdolabınızda yiyeceğiniz, üzerinizde elbiseniz ve başınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki insanların %75'inden daha zenginsiniz. Bankada ve cüzdanınızda para varsa, dünyanın en imtiyazlı %8'i arasındasınız. Bir de anneniz, babanız sağ ise, siz bu dünyadaki "nadir" kişilerden birisiniz!

Genç Gezginler Seyahat Bursu başvurusunda son haftaya girdik. Uzakların çağırdığı genç gezginler, davranın artık!

04 Kasım, 2009

yazarını sor, sana nasıl bir kitap olduğunu söyleyeyim

“En iyi profesyonel rehber ve gezi yazarı” ödüllü Saffet Emre Tonguç’un yazdığı “Avrupa’da Görülecek 101 Yer” isimli kitap Boyut Yayın Grubu tarafından geçen yıl yayınlandı. Turizme katkıları nedeni ile de 2008 TUREB En İyi Kitap ödülünü kazandı.

Türkiye’de alanında bir ilk olma niteliğindeki kitap, Avrupa’nın 40 ülkesindeki 101 yeri anlatıyor. Ülkeler hakkında ayrıntılı bilgilerin yanı sıra, Avrupa’daki tüm önemli şehirlerin tarihi ve turistik yerlerini detaylı biçimde veriyor.
“Avrupa’da Görülecek 101 Yer” kitabı, yaşlı kıtadaki Osmanlı ve Türk izlerini de takip edip okura ilginç bilgiler aktarıyor. Tallinn’de bir kilise haçının altındaki hilalin, Viyana’da kahvenin, Stockholm’de Süryanilerin, Berlin’de Bergama Müzesi’nin, British Museum’da Efes Artemis Tapınağı’nın, Rodos’ta Cem Sultan’ın, Arnavutluk’ta Rahibe Teresa’nın, Figueres-Dali Müzesi’nde Kapalıçarşı işi sandığın, Peterhof Sarayı’ndaki Çeşme Odası’nın hikayeleri kitapta yer alan detaylardan sadece bazıları.
Satış rekorları kıran “Türkiye’de Görülmesi Gereken 101 Yer” kitabının da yazarlarından olan Saffet Emre Tonguç’un beş yıllık çalışmasının ürünü olan eser Avrupa’ya gidecek herkesin başucu kitabı olmaya aday.
Buraya kadar özetlediklerim, internette biraz tarama yaparak ulaştığım bilgilerden derlediklerim. Ben kitabı basılmadan, satır satır okuyan şanslı azınlıktanım. Kitaba dair yorum yapmadan önce, yazarı Saffet Emre Tonguç'u size anlatmama izin verin.

Senelerden 2006, aylardan aralık, ülkelerden Arjantin...
Aylardır yollardaydım. Binlerce kilometre aşmış, 10 çeşit milletten insanla tanışmış, iklimden iklime, ovalardan dağlara geçmiş, çekilebilir tüm eziyetleri çekmiş, hissedilebilir tüm duyguları hissetmiş, yorgun ama mutlu, yalnız ama halini pek benimsemiş bir yolcuydum o vakit.

Aylardır yollardaydım ve nihayet Patagonya'daki Ateş Toprakları'na, gezegenin en güney şehri Ushuaia'ya vardım. Haritalara ve uzaklara en az benim kadar sevdalı babamı aradım cep telefonumdan, 6 aylık seyahatim içinde ilk ve son kez. "Baba, ben dünyanın sonuna geldim!". (Turkcell'le bağlan hayataaa... Eyy Turkcell, duy sesimizi... TV'ye akıttığın reklam bütçesi yeter. Şu gençlere de bi el ver!)
Dünyanın Ucundaki Fener'e giden tekne için bir bilet aldım, liman çalışanlarının grevi nedeniyle tekne kalkmayınca pek adetim olmamasına rağmen, müzelerden birini gezmeye karar verdim. Macellan'ın seyahatini okuduğum bir anda Türkçe konuşan bir erkek sesi gelince uzaklardan, içgüdüsel bir refleksle koştum sesin sahibine: "Merhaba, ben de Türküm". İnanın bana, böyle anlarda söylenecek akıllı bir söz yoktur:)
O sesin sahibi, Saffet Emre Tonguç'tu. İlk bakışta sıfatları; gezgin, profesyonel rehber, Hürriyet Seyahat muhabiri. Beni, kaldıkları otele, yemeğe davet etti Saffet. Yaban ellerde, onca zaman 'save space' gençleriyle takıldıktan sonra memleketimden gelen bu sıcak, samimi davete: "Çok zarifsiniz, ben sizi rahatsız etmiim" demedim haliyle, daveti değerlendirdim:)
Böyle tanıştık Saffet'le. Sonraki 3 yıl boyunca; siz diyin 3, ben diyeyim 4 kez görüştük. Her gün gördüğüm arkadaşımından daha fazla "hamurumu" anladığını, daha güzel bir ben yaratma çabamı tanıdığını, varlığıyla bana bu ilhamı verdiğini biliyorum.
Arada sms atar dünyanın bir köşesinden. Kuzey denizlerindeki bir cruise'dan, ya da tropikal bir adadan... Sessiz geçmiş her döneminin sonunda, üreterek karşıma çıkar Saffet. Kitap yazar, fotoğraf sergisi açar. Tanıdıkça onu, sıfatlarının çokluğuna şaştım. Kişiliğinin derinliğine ise büyük saygı ve hayranlık duydum. Türkiye'de bu modelden keşke daha çok olsa dediğim insanlardan biridir Saffet. Çalışkan, üretken, analitik zekaya sahip, entellektüel, gustosu olan, zarif ruhlu, iham veren, saygı uyandıran... harika bir yazar, gerçek bir 'aydın'... anlamlı bir hayat yaşayan, dünyaya değer katan, 'bana hep bana' demeyen bir dünya vatandaşı... ve çok vefalı bir arkadaş. İyi sınıfına konabilecek daha pek çok sıfatı kolaylıkla onun için kullanabilirim. Satırlarını hayal gücümle doldurduğum bir karakter değil Saffet, "az laf çok iş" insanlarından.
Bir insanın sizden bu şekilde bahsetmesini sağlamak ne kadar zor fikriniz vardır elbet. Açıkça söyleyeyim, kimsenin benden böyle söz ettiğini duymadım henüz:) Demek ki daha yapacak çok işim, alınacak çok yolum var.
"Avrupa’da Görülecek 101 Yer" ve
"Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer"
Saffet Emre Tonguç'un kitapları.
Şimdi siz düşünün artık;
bu insandan sizce kaliteli bir eser çıkmış mıdıırr, çıkmamış mıdır?
Yorumu size bırakıyorum:)

30 Ağustos, 2009

nereye?


nereye?
Uzak Asya Yollarında Yayan Yapıldak
Bir İç Yolculuğun Öyküsü
- Necdet Şen -

Tüketim toplumu değerlerinin kıskacında sıkışmış bir adamın günün birinde "sahip olduğu" her şeyi yüzüstü bırakıp, yayan yapıldak yollara dökülüşünün öyküsünü anlatıyor bu kitap.
Sene 2001'di sanırım. Okuldan mezun olalı birkaç yıl geçmiş, çalışma hayatına atılmışım. Sanki yanlış bir yolda, yanlış bir yönde ilerliyorum. Bir şeyleri özlüyorum. Kaybettiğim veya hiç bulamadığım bir şeylerin hasreti vardı yüreğimde. Kafam karmakarışık ve tünelin ucunda bir ışık ararken ben, bu kitabı gördüm bir kitapçı rafında. Yazar kendime sorduğum soruyu haykırmıştı sanki: Nereye?
'Nereye' yanda gördüğünüz resim ve soruyla başlıyor: 'Minik Neco, hazır mısın hayata?'
"Seksen sene evvel belki macera olsun diye İstanbul'dan Bağdat'a, oradan da bir savaş tutsağı olarak Hindistan'a giden dedem Rıza Bey'in izini sürüyordum. Yaşadığı dere yatağında geceleri ayışığını seyrederken hep denizi merak eden Küçük Kara Balık idi esin perim. Ben de onun gibi denize doğru yüzmeye çabalıyordum. Birkaç parça hırpani giysi ve başucu kitaplarımla doluydu sırt çantam. Yolumu aydınlatan sokak fenerleri Gılgameş, Odisea, Küçük Prens, Kandid, Sidarta, Yunus ve daha niceleri. Mağluptum, sorularla doluydum. Kurulu düzenini terkedip, kendi iç evrenini keşfedebilmek adına yollara dökülen rahat kaçkınlarından biriydim ben de. Doyumsuz ve çılgın kalabalıktan uzakta, kendi benliğimi tanıyabilmekti yola çıkış nedenim.
...
Sokaklar pislikten batıyor. Kendi memleketimde temizliğe fazlasıyla ehemmiyet veren, sokaktan hiç bir şey alıp yemeyen bir insanken, burada uyum adına, açıktan akan lâğımların yanında satılan iğrenç görünümlü şeyleri para ödeyip yiyorum. O ne perhizdi bu ne lâhana turşusu bilemiyorum. Gezgin olmak bu mu? Yoksa bu yaşadığını sandığın şey de pazar ekonomisi tarafından 'imal edilmiş' bir tüketim nesnesi mi? Oy istemek için köyleri ziyaret eden hokkabaz politikacının sair zamanda ağzına sürmeyeceği pis ayranları lokur lokur yutmasıyla bir benzerliği var mı yok mu, düşün bakalım (sf 30).
...
'BEN'i izleyen ne kadar çok göz varsa, o kadar çok BEN vardır' diye bir söz hatırlıyorum (sf 31).
...
Beni 'gezgin' yapan şey evsiz barksız oluşum mu? Evsiz barksız oluşumun nedeni, hiçbir toprakta kök salamayacak bir ayrıkotu oluşum mu?... hep olduğu gibi bugün de zırzıppa ve yapayalnızım (sf 101)."
O kadar coşku yaratmıştı ki bu kitap bende; bahtımın rüzgarına kapılıp hemen gitmeyi, yalnızlığın ortasında yaralarımı deşip kanatmayı, arızalarımla yüzleşip yollarda döve döve kendimi eğitmeyi ben de çok istemiştim (sf-23).
Yoğun ısrarlarım sonucu, Moda taraflarında bir çay bahçesinde Bir Pazar günü buluştuk Necdet Şen ile. Beni hemen yollara düşürecek, ya da hayatın sırlarını bir çarpıda anlatacak bir şeyler bekliyordum sanırım. İçe dönüktü. Suskundu. Bilgeydiyse bile hayallerimdeki bilge karizmasından uzaktı.
Az gelişmiş bencil ve aşağılık kimliğim kısa süre içinde yola düşemeyeceğine kanaat getirdiğinde, coşkunlukla kurduğu bu iletişimi başladığı hızda bitirdi. Anlatması kolay olmayan bir utanç duydum bu yüzden hep. Tamamen bana özel, sadece benim bilebileceğim bir utanç. Necdet'in beni hatırladığını, delişmen yarım akıl bir genç kızı hayatına katmak için de herhangi bir istek duyduğunu hiç sanmıyorum. Tüketim toplumundan kaçan, yazdığı kitapla bile barışık olmayan bir yazaradır benim mahcupluğum (kendine mukayet ol çocuk, farkına bile varmaksızın sen de turizm sektörünün muhabbet tellallarından birine dönüşebilirsin-sf 30).
Onlarca seyahat kitabı okudum; en özellerinden biridir Nereye? O zaman da öyleydi, şimdi de öyle. Gerçek bir iç yolculuktur. Seyahat kitabından çok daha fazlasıdır.