21 Mayıs, 2006

yollarda- 1. bölüm: iğneada

18 Mayıs Perşembe öğlen saatleri itibariyle bir yere gideceğimiz kesin ama neresi olduğu hala bir muammaydı hatırlarsınız. Yonca duymuş birinden, “İğneada’ya gidiyoruz” diye bavuluyla geldi. Elimizde bir Türkiye Karayolları Haritası, şoförümüz Yonca. 3 saatlik yol haliyle 5 saat sürdü. İnek görsek yolda Yonca geri sürmeye başlıyor... Istıranca Dağlarını aşarak ulaştık İğneada’ya. Bulduğumuz en düzgün otele yerleştik: Murat Can Otel. Kurulduk sahildeki otelimizin Karadeniz manzaralı restoranına. İstanbul’dan turist kızlar geldi diye garsonlar pır dönüyor etrafımızda. Üşüyorum diye elekrik sobası bırakıldı ayaklarımın dibine. Kalkan/salata ısmarladık. “Ohh dünya varmış” derken… elektrik kesildi.

“Elektrik yoksa mum var, gaz lambası var” demeyin, yok. Olsun. Issız karanlıkta yıldızlar muhteşem görünüyor hem. Açıklamaya çalışıyorum Yonca’ya samanyolunu. “Yonca bak, bu küçük ayı, ters cezve gibi olan. Diğeri de büyük ayı. Onların kesiştiği yerdeki en parlak yıldız da kuzey yıldızı”.

Zor bir gece geçirdik. Elektrik bir var, bir yok. Odamızın duvarlarından biri daimi şekilde ötüyor, galiba içinde bir boru var. Sifonu çekiyorum, kulp elimde kalıyor. Tuvaletin kapısını kapatıyorum, bir daha açabilene aşk olsun, kapı kolu da sizlere ömür. Yastık/yorgan yün. Benim yüne, toza, ota-boka alerjim var.

Tolga ile tanıştığımdan beri sürekli söylediklerini düşünüyorum. “Su gibi olmak lazım”. “Hiçbir şey tesadüf değil”. Laflıyoruz Yonca ile: “Su gibi olmak lazımmış Yonca. Elektrik olmayabilir, duvarlardan boru sesi de gelebilir, soğuk da olabilir. Çok daha kötüleri bekliyor beni yollarda. Hiçbir şey de tesadüf değilse bunlar bana işaret mi?”.

Tolga arkadaşları ile müzik yapıyormuş para gerektikçe. Gözümün önüne şöyle bir kare geliyor: Saçlarım sabunla yıkandığı için keçeleşmiş. Caddede oturmuş müzik yapıyorum yeni arkadaşlarım ile. Yonca geçiyor önümden, para atıyor ters çevrilmiş şapkaya. Yani hayal işte, Yonca kaptırır mı yoksa kıymetli paracıklarını sokak çalgıcılarına:) Ben 10 yıl boyunca Hindistan senin, Nepal benim gezsem de egomu bu derece küçültemem sanırım. Aç kalır, ölürüm daha iyi. Su gibi ol Özlem. Su gibi!

Ertesi sabah sahilde kahvaltı yaparken soruyorum Yonca’ya: “Yonca. Bir sürü gereksiz eşyam var. Onlarca çanta, ayakkabı, zart zurt. Satsam mı onları? Bu vesileyle temizlik yapmış olurum. Yüklerimden kurtulurum.”

Ağlamaya başlıyorum sonra. Engel olamıyorum kendime. Sanki bu Yonca ile son seyahatim. Sanki ucuzluktan ABD’den aldığım ve son bir yılda belki bir, belki hiç kez kullandığım onca çanta/ayakkabı o dakika benim şu anki hayatımla son bağlantılarım. Sanki eşyalarımdan kurtulursam kendimden de kurtulacağım. Evim geliyor aklıma. Yine ağlıyorum. Evim AslıhanPansiyon olmak üzere. Garson gelip iyi olup olmadığımı soruyor. “Hem su gibi akmaya çalışıyorum, hem bir yere ait olmaya… Hem uzaklara hasretim, hem şimdiden gurbet acıları çekiyorum. Ağlak bir arızayım. İyiyim yani Garson Bey, siz nasılsınız?”

Deniz fenerini ve Bulgaristan sınırını soruyoruz garsona. 9 yıldır İğneada’da olduğunu, yüzlerce müşteriye yolu tarif ettiğini ama henüz gidemediğini anlatıyor bize tarif verirken. Bahsi geçen yerler sadece birkaç kilometre. Aklım almıyor, insan nasıl sokağın sonunda ne olduğunu merak etmeden yaşar? Teşekkür edip, helalleşiyoruz. Yolcu yolunda gerek.

Sınırın iki yanında karşılıklı köyler var. Bizim taraftaki köyün adı Beğendik Köyü. Gelincik tarlaları içinde, denize kıyısı olan yemyeşil, nefis bir köy. Karşıdaki Bulgar köyü de neredeyse tüm netliğiyle görülüyor. Ben bu köyde çocuk olsam bir yolunu bulur, eminim sınırı geçerdim.

Gelincik tarlaları arasında ilerliyoruz. Çocukluğumun Avcılar'ını hatırlıyorum. Ne kadar şanslı çocuklarmışız biz. Gelincik tarlaları içinde büyümüşüz.

Dağlardan, kırlardan geçiyoruz. Candan Erçetin'in Parçalandım isimli parçası çalıyor. Bu şimdi tesadüf mü Yonca?

Parçalandım/Ve her bir parçam ayrı yere bıraktım/Birini açık denizlerin en derin yerine attım/Kürek çektim, uzaklaştım, dönüp arkama bakmadım bile/Birini yüksek dağların zirvesine çıkardım/Hiç kimse kurtarmasın, kurda kuşa yem olsun diye/Birini hiç unutmadığım o küçük şehirde bıraktım/Dönemedim, kimbilir, belki dönsem de bulamazdım

Önce savruldum yok oldum/Sonra dinlendim duruldum/Ve her giden parçam yerine/Yenisini doğurdum

Daha güçlü, daha sakin/Daha mutlu, daha suskun/Daha olgun, daha kırgın/Daha yalnız, daha yorgun

3 yorum:

yonca dedi ki...

Eğer ortada tesadüf diye bir şey yok ise ,işaretlere bakmak gerekiyorsa:

Sefil yerlerde mutsuz olunur,ortam fena ise sen de fena olursun. Yok o zaman inglizce kursuna gitmeli sefil olunmamalı sonucu çıkmalı ise:

Kıyıköyde yan masada inglizce kasan kızı görmemiz ise bize İngilizce öğrenmek zor bir istir gercegini hatırlattı.

Kolay diye bir sey yok. Kaçmak da yok. Ara vermek,mola vermek var. Kıyafetler,kitaplar,arkadaşlar burada... Her sey halen burada.Ara verilinebilir, bu arada olunabildiği kadar su gibi olunur ama o kadar...

İşaretler diyorki ara ver o kadar...

yonca dedi ki...

Eğer ortada tesadüf diye bir şey yok ise ,işaretlere bakmak gerekiyorsa:

Sefil yerlerde mutsuz olunur,ortam fena ise sen de fena olursun. Yok o zaman inglizce kursuna gitmeli sefil olunmamalı sonucu çıkmalı ise:

Kıyıköyde yan masada inglizce kasan kızı görmemiz ise bize İngilizce öğrenmek zor bir istir gercegini hatırlattı.

Kolay diye bir sey yok. Kaçmak da yok. Ara vermek,mola vermek var. Kıyafetler,kitaplar,arkadaşlar burada... Her sey halen burada.Ara verilinebilir, bu arada olunabildiği kadar su gibi olunur ama o kadar...

İşaretler diyorki ara ver o kadar...

Hafiye dedi ki...

Oha, Yonca yorum yapmis! Hem de guzel seyler demis. Evet ya, hem bak Pansiyon'u da devredebildin. Super. Ben bakarim kiyafetlerine, kitaplarina, arkadaslarina burada. Cantalarin biraz eskiyebilir, onlari evden cikarma, o kadar :)