kuzey amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuzey amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos, 2012

nostalji



31 Aralık 2000, New York...

Fotoğrafın üzerinden 9 ay/11 gün geçti; ‘birlikte ama yalnız’ nice çift gibi, ilk darbede yıkıldı İkiz Kule. Dünyanın başkentinin silüeti değişti.

Hayat böyle bir şey işte. Beklenmedik yerde sıfatını, silüetini, yanındakini, istikametini değiştiriverir.

(Ve sanırım hayatı yaşanmaya değer kılan da, bu değişim ihtimalidir.)

06 Mayıs, 2011

1996 atlanta olimpiyatları, tarihimde altın bir sayfa

Yurt dışına ikinci çıkışım, bu sefer 1996 yazında, yine ABD’ye oldu. Babamı ‘İngilizcemi geliştiricem’ diyerek kandırmayı başardım; yanımda 500$, Georgia Tech’te okuyan arkadaşım Eda’da kalmak üzere düştüm Atlanta yollarına...

Bu macera ilkinden çok farklıydı; pasaport kontrolünden ilk kez tek başıma geçecek, havaalanlarında ilk kez tek başıma aktarmalar yapacak, ilk kez memleketin denizi dışında bir suya (bkn yukarıdaki fotoğraf; Florida, Meksika Körfezi) ayağımı sokacak, ilk kez arkadaşlarım ile North Carolina ormanlarında çadır kuracak (“Mayday, mayday. Kamyonetimiz batağa saplandı”. Selim’in kulakları çınlasın!), ilk kez bir Amerikan kasabasında otostop çekmek zorunda kalacak, ilk kez tek başıma Greyhound otobüsleri ile ülkeyi bir boydan bir boya geçecek (‘bekle Eylo, geliyorum’), ilk kez tanımadığım bir insanın evinde konaklayacak (CouchSurfing o vakitler yoktu belki ama öğrenci gezginin halinden anlayan Bostonlu Oben’ler vardı), ilk kez buram buram sıla hasreti çekecek (Atlanta, Buckhead’de Eda’yla az mı bağır çağır söyledik: ‘Zalliim, senin Allah’ın yok mu?’ Neden memleketin arabesk şarkıları memleket hasretine iyi gelir?) ve ilk kez Özlem’i masaya yatıracaktım. Kimdim ben? Sınırlarım, hayallerim, değerlerim, anlam yüklediklerim, olmazsa olmaz dediklerim neydi?

Hayatımın dönüm noktalarından biri olması dışında, o Amerika seyahati, ömrüm boyunca unutmayacağım bir deneyimi daha yaşamama vesile oldu: 1996 Atlanta Olimpiyatları!



Bu gözler Cep Herkülü Naim’in altın madalyayı silkmesini, koparmasını izledi. Bu kollar boynuna sarıldı. Bu dudaklar yanacıklarından öptü (Affetmem!:P).

Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu, Hamza Yerlikaya, Mahmut Demir... Atlanta Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan sporcularımız oldular. Başarılarını; 2004 Olimpiyat Oyunları’na aday şehirlerden olan İstanbul’un lobicilik faaliyetlerini yürütmek üzere kurulan Türk Evi’nde düzenlenen bir resepsiyonla, -sporcular, ulusal/yabancı basın, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Bşk. Togay Bayatlı, diğer komite çalışanları, Türk vatandaşlar - hep birlikte kutladık. Tarihi bir olaya tanıklık ediyordum ben!

Dünya televizyonlarına röportajlar verdik (Tokyo’da yaşayan bir arkadaşım beni Japon kanalında izlemiş valla:)). Türk holigonu gibi göründüğümüz fotoğraflar Business Week Dergisi’nde, Hürriyet’te yayınlandı (Ay-yıldıza boyalı yüzümü gören BÜ’deki solcu arkadaşların bir kısmı, yurda döndüğümde beni faşist olmakla suçlamıştı. Çin’i mi desteklemem münasipti, hala anlamam:)).

Aynı resepsiyonda, dönemin Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Juan Antonio Samaranch da davetlilerden biriydi. Dilim döndüğünce ve aklım yettiğince, neden 2004 Olimpiyatları’nın İstanbul’da düzenlenmesi gerektiğini anlattım. "Let's meet where the continents meet" filan dedim... Sonucu biliyoruz:) Memlekete borcum olsun! (Şu hayattan göçmeden gerçekleşmesini düşlediğim şeylerden biri, hala, Türkiye’nin bir olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmasıdır. Böylesi bir olaya katkı sağlamam mümkün mü, elbette henüz hiç fikrim yok. Ama para kazanma derdim azaldığında, kendimi bu ülke için doğruluğuna inandığım projelere adamak istiyorum. Kısaca, hayallerim büyük:))

Her insanın hayatında rüzgarı arkasına aldığı dönemler vardır.

Naim kürsüde altın madalyasını gözlerimize bakıp öperken mi rüzgarı ardıma aldım?

Gidiş-dönüş toplam 48 saat süren Greyhound yolculuğundan sağ salim çıktığımda mı?

Au Bon Pain Cafe'de Harvard öğrencilerini masama davet edecek özgüveni bulduğumda mı?

Sokakta tanıştığım şairlerin davetiyle katıldığım şiir gecesinde, barı doldurmuş Amerikalılara ezberimden Türkçe şiirler okuduğumda mı?

1996 senesi... Amerika Birleşik Devletleri'nin Georgia, Florida, Güney ve Kuzey Carolina, New York, Massachusetts gibi eyaletlerinden geçtiğim 3 aylık bir macera...

Kesinlikle kişisel tarihimde kayda değer bir sayfa idi.

04 Mayıs, 2011

madison

Ayak bastığım ilk yabancı toprak Amerika Birleşik Devletleri'nin New York şehrinde yer alan, JFK Havaalanı oldu (Sene 1994). Uçaktan inince tuvalete gittiğimi, tuvaletteki sifonu bir türlü bulamadığımı ve utanarak dışarı çıktığımı, sonra el yıkamak için lavaboya gittiğimi, bu sefer de bir türlü musluğu çalıştırmayı başaramadığımı hatırlıyorum.

O yıllarda Türkiye'de sensörlü (yoksa fotosel mi deniyordu bunlara?) tuvaletler/musluklar yoktu, vardıysa da benim içinde bulunduğum sosyal sınıfa henüz inmemişti (yurdumdaki tek alışveriş merkezinin Galleria olduğu vakitlerden bahsediyorum). Ne zaman ki yanıma bir insan geldi, elini musluğa uzattı, mucize gibi bulduğum bir an yaşandı: Su aktı!

Wisconsin eyaletinin başkenti olan sevimli bir üniversite şehrinde (Madison) yaz boyunca kalacaktık. Babam üniversitede bir araştırma görevi ayarlamıştı. Benzer şekilde yaz için yurt dışına araştırmaya giden Amerikalı profesörün evini kiralamıştık.

Kendimizi bahçesine çiçekler dikilmiş, sokağında çocukların paten kaydığı, sakin bir Amerikan mahallesinde yaşarken bulduk. Mütevazi, güler yüzlü, hayat kavgası bizimkinden bambaşka, gezegenin kalanı üzerine en ufak fikri ve ilgisi olmayan insanların arasındaydık.


Hayatın ritmi, akışı ve oyuncuları değişikti. Wisconsin Üniversitesi öğrencileri gündüzleri gölde yelken kullanıyor, Cuma akşamları kampüste partiler, konserler oluyordu. Çarşamba günleri içinde 90 yaşında insanların olduğu bir bando sokak sokak dolaşıyor, mahalleye bir hareket yaşatıyordu. O yaştaki insanların yaşamın içine karıştığını, ben ilk kez Madison'da gördüm.


Yan komşumuz bana bir bisiklet, henüz ilkokulda okuyan kardeşime de bir paten vermişti. Bir koca yazı, iki kardeş, gündüzleri teker üstünde bilmediğimiz bir şehri keşfederek, geceleri film izleyip, pizza yiyerek geçirdik.


Durgun, dingin, kendi halinde bir hayattı. Nedense bugün Madison'u özledim.

06 Ağustos, 2006

amerika seyahati- ilk 4 hafta

Sonunda Ekvator, Quito’dayim!!!
9 Temmuz, Pazar gunu yola dusmustum. Tam 4 hafta olmus.
Iste ilk 4 haftanin rakamlarla ozeti…

- Gidilen ulke: 4
(Kanada, ABD, Jamaika, Ekvator)
- Gezilen sehir: 8
(Toronto, Montreal, Quebec City, Miami, Montego Bay, Atlanta, Quito)

- Binilen ucak: 7
(IST-NY, NY-YYZ, YUL-ATL, ATL-MIA, MIA-MBJ, MBJ-ATL, ATL-QUI)
- Sehirlerarasi otobus: 1, toplam 7.5 saat
(Toronto-Montreal arasinda)
- Kiralik araba: 1 gun
(Montreal-Quebec City arasinda)

- Yapilan toplam km: Yaklasik 18.500 km
- Yollarda gecirilen saat: Yaklasik 80 saat
- Bavul kac kere toplandi: 9

- Verilen kilo: 0
- Alinan kilo: Bilmesek daha iyi.

- Arkada birakilan esya: Min 5-6 kg
- Hali hazirdaki esyalarin toplam kilosu: 22.5 kg (bavul), 8-10 kg (el bagaji)
(Kadinlar icin onerilen max canta agirligi: 15 kg / Ben stardart bir kadin miyim? Yakinda sakat kalacagim, o ayri:)

- Ispanyolca ogrenilen kelime sayisi: 15
(1-10 arasi rakamlar cogunlugu olusturmakta)

- Yeni yapilan kanka: 1
(Phil, my Mister Sister / Bir de potansiyel kanka var, ama once bir kavusmak gerekiyor: NY muhtari)
- Tanisilan yakisikli erkek: 0

Hostal Jhomana 'ta kaliyorum. Yarin Ispanyolca ogrenmeye baslayacagim.

05 Ağustos, 2006

elveda jamaika



Once Eda'yi ugurlamistim, dun de ablami. En son da kendimi ugurladim Jamaika'dan. Seyahatimin kizgin kumlar bolumu bitti. Birazdan Quito'ya Ekvator'un dag basindaki soguk baskentine dogru yola cikiyorum.

Simdi Atlanta'dayim. Atlanta hayatimdaki onemli donemeclere hep sahitlik etmis bir sehir. Yine oyle galiba. Bu Atlanta'ya 4. kez gelisim. Ne cok anim var burada da. 96 Olimpiyatlari mesela. Selim olimpiyat gazetesine kapak olmustu. Ben de her yerimi kirmizi-beyaza boyadim Naim'i seyretmeye gittim ertesi gun. Japonya televizyonuydu galiba, ropartaj yapmistim (Kupkup, simdi olsa sana da selam soylerdim vallahi. 100 yil gulerdik sonra bunu hatirlayip). Sonra bir takim Turk gazetelerde ve Newsweek'te resmimiz cikmisti. En rezili kitapcilarin birinde kucagima bi suru dergi gezete almis resmimi ararken Selim'in beni enselemelesi. Koca Atlanta'da o dakika denk gelmek, olacak sey degil! Ne zaman dedikodu yapsam da pistilenirim zaten. Hic bir resmim Selim'in ki kadar buyuk ve guzel degildi. Haset miyim ben?

Jamaika denince aklima ilk gelecekler:

Montego Bay, Ocho Rios, Negril, Kingston, Hip Strip, Doctor Cave Beach, rom ile yapilan kokteyller, Bob Marley, reggae, rastali kafalar, no problem yazan her sey, yemyesil daglar, turkuaz renkli sular, jerk chicken, Jamaikan bayraginin renkleri (sari/siyah ve yesil), yahova sahitleri, sair ve bestekar zenci genclik (bizimkiler hasretle bakar ya da fiziksel tacizle olaya girer. Bunlar baska model).

Ilk baslarda bana komik gelen ve nese veren seyler son gun batmaya baslamisti. Ayrildigim iyi oldu Jamaika’dan. Tadinda kaldi hersey. Yani her gun evlenme teklifi sunulmasi, ne kadar guzel oldugum ustune siirler okunmasi, birilerinin civarimda surekli serenat yapmasi ve dans etmesi bi yere kadar iyi. Bereketli Anadolu topraklarindan geliyoruz yani, annadik superiz:)

Elveda Jamaika!..
Dunya cok buyuk ve gormedigim daha 150 kusur ulke var. Tekrar gorusmemiz zor gorunuyor. Yine de her zaman gulumseyerek hatirlayacagim seni.

04 Ağustos, 2006

jamaika'dan secmece yeme-icme

Hadi bakalim beyler, bu tarif sizin icin!

JERK CHICKEN
-
Onion (sogan)
- Escellion (yesil sogan)
- Thyme (kekik)
- Soy souce (soya sosu)
- Hot pepper (aci biber)
- Salt and black pepper (tuz ve kara biber)
- Garlic (sarmisak)
- Ginger (pek igrenc bisey, koymayin en guzeli)
- Winegar (sirke)
- Vegetable oil (bitkisel yag)

Blend all ingredients together until smooth. Cut chicken as desired. Marinate jerk season with chicken for at least 3 hours. Then grill until done.
(Tum malzeme blender’a atilir. Tavuk parcalara ayrilir, blender’da hazirlanan sosa yatirilarak marine edilir (en azindan 3 saat). Sonra izgara da pisirilir.)

Hanimlar, kokteyler de sizin icin. Icelim guzelleselim! :)

JAMAICAN DELIGHT
1,5 gold rum
½ trieple sec (orange liqueur)
2 pineapple juice
½ lemon juice
¼ sugar

Combine and shake everthing.

RUM PUNCH
1 over proof
½ dark rum
1 pineapple juice
½ strawberry syrup
Angostura –aromatic bitter (too little).

Combine and shake everthing.

02 Ağustos, 2006

smile mon


Jamaika Turizm Burosuna ugradik ilk gun. Super tatli bir kadinla tanistik: Ann Marie. Dedim: “Ann Marie! Bir yazi okudum. 1 haftada Jamaika’yi iyice hissetmek icin yapmam gerekenler: Jamaikali bir aileye Pazar yemegine misafir olmak, kriket maci seyretmek, dini olaylara karismak, dans etmek vs. Yarina kadar Jamaikali bir aileyle kaynasmam ve evlerine misafir olmam lazim”.

Ann Marie dumur oldu tabii. Kadin turistik yerlere nasil gidilecegini anlatmaya alismis. Benim abuk sorularim karsisinda ne etsin bilemedi (Dindar misiniz? Senin dinin ne? Guinness’e gore milkare basina en cok kilise dusen ulke Jamaika’ymis, dogru mu? Mo Bay’in nufusu 180 bin deniyor. Bu insanlar nerede? Ot satmak illegalse herkes nasil satiyor? Sehir merkezine gitmek guvenli mi? Zart mi, zurt mu?). Ann Marie “Keske dun konussaydik, sizi bizim eve davet ederdim ama baska plan yaptim” dedi. Kriketin de zaten sezonu degilmis, o plan da yatti. Jamaika’dan Jamaika’yi tam hissedemeden gidecegim o gun kesinlesti yani. Ann ile “Aaa, haftaya mutlaka yine goruselim” diyerek ayrildik.

Ogleden sonra Coyaba Beach’teki kokos otelimize tasindik (1 haftada 3 kez otel degistirdik, sormayin). Miami’den Eda da bu otelde katildi bize. Burasi galiba balayi oteli. Sadece yemek saatlerinde insan var etrafta. Onun disinda plaj da, otel de bizim. Memelere ozgurluk!

Otelimizin bahcesinde yapildigi icin bir Jamaika dugunu de gormus olduk. Gerci olayi fotograflamaya calisirken enselendim ve kibarca kovalandim ortamdan, ama olsun. En azindan Jamaikali bir gelin-damat gormuslugum var artik. Zenci olmalari disinda pek de bir fark yoktu. Haa bir de adamin teki uzun uzun konusma yapti. Kovalandigim dugunun arka kapisindan cikarken resmini gordugunuz calgicilar ile tanistim.
Dialogun ilk cumleleri aynen sudur (Merhaba filan yok):
- Evli misin?
- Hayir.
- Benimle evlenir misin?
- Niye evleneyim?
- Sana gitar calar, sarki soylerim.
Boyle eglenceli insanlar. Birsey yapmama bile gerek yok halkla kaynasmak icin. Onlar atliyor zaten. Benim de canima minnet. Koca adayim bana biraz gitar caldi, sarki soyledi. Helallestik, ayrildik.

Dun gece otelde, uzerinize afiyet Jamaika’nin neredeyse milli yemegi olan Jerk Chicken yedik. Yollarda adim basi jerk chicken yapilan bir mangal gormek mumkun. Bizim tukuruk kofteciler gibi yani:) Tarifini ahcimiz Brian’dan aldim, yayinlayacagim. Yapmasi pek kolay gorunmuyor gerci.

Bugun Ann Marie’nin tavsiye ettigi soforumuz Clifton ile plajlari ve gun batimi ile unlu Jamaika’nin en bati noktasindaki Negril’e gittik. Yemyesil bir ulke Jamaika. Yesil daglar turkuaz renkli denizlere kavusuyor. Ve biri bana biliyorsa anlatsin: neden bazi yerlerde gunes bir baska guzel batiyor?

Zenginlik ve fakirlik ic ice gecmis. Issizlik orani hic az degil. O nedenle suc orani yuksek. Fakirlik disinda bir sorunlari yok ama. Dusmanlari yok mesela. Once kolelikten kurtulmuslar (1 Agustos emancipation day’leri idi). Bu konuda hala hassaslar ama. Fazla mesai yapmalarini gerektiren bir durum olsa “biz artik kole degiliz” moduna geciyorlar hemen (Bir taksiciyle giristigimiz saat pazarliginda ayari aldik).1962 yilinda da somurgesi olduklari Ingiltere’den bagimsizliklarini almislar. Aralari herkesle iyi: ABD, Kanada, Ingiltere, Kuba, diger Karayip ulkeleri vs… Farkli etnik kokenden ve dinlerden olmalarina ragmen ulkede asla bu nedenle bir ic cekisme olmamis. Mottalari: “out of many, one people”. Jamaika kadar olamadik. Aferin bize!

Jamaika, bazi acilardan, Turkiye’nin 20 yil onceki halini hatirlatiyor. Mesela ulkede Burger King, Kentucy Fried Chicken ve Pizza Hut var. 80’lerin sonlarinda Taksim’de McDonald’s ilk acildiginda koko santi teenager’larin bulusma mekaniydi. Hatirlayan var mi? Buradakiler de aynen oyle. Genclik takmis takistirmis, surmus surusturmus gelmis. Aptal bir hamburger icin fast-food restaurant’ta 45 dk beklenir mi? Bekledik genclerle… Biz onlari kesiyoruz, onlar bizi. 2 dk suskun kalamiyorsun zaten. Hemen atliyor biri “Pardon, konustugunuz dil ne?” Boylece basliyor muhabbet.

KFC’da saydim , tam 6 guvenlik gorevlisi vardi. Ellerinde coplar. Hatta 2. evlenme teklifini de bu security oglanlarindan birinden aldim. Ben burada da evlenemezsem, bi daha hayatta evlenemem. Calgici karisi Binnaz mi olsam, esnaf karisi Binnaz mi?:)

Negril yolculugu boyunca Clifton ile konustum. O da benden geveze cikti cok sukur. Her cesit tuhaf bilgiyi ogrenmis durumdayim ulkeyle ilgili. En komigi 20 kusur yildir Amerika’da yasayan Eda ile Clifton’un iletisim kuramamasi. Clifton Eda ile yaptigi muhabbette benden yardim istedi. Hahaha. Bugunleri de gordum cok sukur! Jamaika tam bana gore bir yer. Bir sekil anlasiyorum insanlarla:) Jamaikalilar Ingilizce disinda, Patois dilini konusuyorlar. Ingilizceye biraz Ispanyolca biraz da atalarinin dillerini katmislar, kelimelerinde yarisini yutuyorlar oluyor patois (patua diye okunuyor). Yah-mon (yaman) evet demek. Irie (ayri) de peki. Mesela “I am not coming” yerine “mi not go” diyorlar. Sanirim ABD’deki zencilerin konustugu Ingilizce’ye yakin.

Ablamin aklina uyup kano ile cevre turuna ciktik. Yani ben kano onlar da pedalli bir aletle. Mutlu mutlu civardaki adalari gezdik. Sonra cok siki bir ruzgar cikti, deniz dalgalandi. Gittigimiz yerden 2 saatte zor donduk. Daha dogrusu sadece ben donebildim; ablam ve Eda yari yolda kaldilar. Otelin motorlu teknesi ile onlari gidip kurtardim:) Bu arada on tarafim kavruldu. Milli renklerimizi bedenimde tasiyorum dunden beri; on kirmizi, arka benekli beyaz. Jamaikan sinekleri de agzinin tadini biliyormus. Yenmedik yerim kalmadi. Oldum bittim kasinmaktan. Ondan benekliyim iste. Turkiye’den sitma olmayayim diye buralara tasidigim sinek kovar sprey fos cikti. Yani yakinda “sitma oldum, imdat” diyen mesajim ulasabilir.

Yine de su dakika her seye gulumsuyorum, Jamaikalilarin hep soyledigi gibi: "Smile mon":)

29 Temmuz, 2006

no problem



Takside...
Trafik burada Ingiliz sistemi, tersten akiyor.

Şoför: Bavulunuz da pek ağırmış kaya mı var içinde?
(Benim dünya seyahatine çıkan bavuluma söylenecek şey mi bu yaaa? Şu dakikaya kadar 3 check-in işlemini 7 kg fazlasıyla ekstra bagaj parası vermeden atlatmayı başardım.)
Özlem: Haha.Çok komik! Hava ne kadar sıcak.
Şoför: Sıcak iyidir, güçlendirir.
Özlem: Bavulu ondan böyle kolayca taşıdınız.

Otelde…
Bagajın ağırlığının altını çizmek meğer popüler bir bahşiş miktarını artırma yoluymuş. Aynı numarayı otelde bell boy'da cekti. 1$’ı beğenmeyen cocuk, hislerini bizimle paylaştı ve ekstra 1$’ı daha söke söke aldı bizden:)

Dükkanda…
Özlem: Bu Bob Marley t-shirt’u kaç para?
Satıcı kadın: 20 usd.
Özlem: Yuh. Yanında Bob’ı da mı veriyorsunuz?

Kadın buna çok güldü. Tüm dükkana anlattı espriyi. Alemler vallahi. Çok eğlenceli insanlar.

Sokakta…
Yarım saatlik Montego Bay Hip Strip turu sırasında son 20 gündür tanıştığımdan daha fazla insanla tanıştım. Onlarca adam ot, birkaç kadın el işi mal satmaya çalıştı. “Ben fakir bir turistim. Gelmeyin üstüme…
Sonra bir adam beni sevdiğini söyledi. Bir kaç kişi de ne kadar güzel olduğumu… Hahaha. “Paralarımın hepsi size helal olsun be!”

Denizde…
Bu yaz ilk kez denize bugün girmiş oldum. Jamaika’nın yağmurları altında...
Bir Jamaika şiirinden deniyor ki: “We have neither summer nor winter/ Neither autumn nor spring…” Hava gerçekten böyle. Miami 50 derece idi. Burada buharlaşıp yok olmayı bekliyordum oysa ki, öyle olmadı.

No problem!
Burada hayata bakış aynen bu. Ne olursa olsun sorun yok!:)


Bob Marley'in Smile Jamaica isimli şarkısını düşüyorum
(In Jamaica) You're gonna smile!
Soulful town, soulful people,
Said, I know, I know that you're having fun!

27 Temmuz, 2006

quebec'ten florida'ya...

Mon pays, ce n’est pas un pays, c’est I’ hiver
(Benim ulkem bir ulke degil, kıştır)

Gilles Vigneault’in en sevilen Quebec sarkilarindan biri boyle basliyormus. Sicakligin neredeyse 6 ay sifirin altinda oldugu bir eyaletteydik. Candost Oguz ve ben... Sukur ki gunesli yaz haftalarindan birinde. 3 gun Montreal'de takildik... Bir gun de Qubec City'ye araba surduk.

Planlarda yoktu ama simdi de Miami'deyim. Son 3 yil icinde Miami'ye bu 3. gelisim. Eda bi daha gelirsem eve almayacak bence:)

Aslican Delta biletini cozdu. Jamaika sonrasi biletlerim aynen gecerli. Destek mesajlariniz icin cok tesekkur ederim. Neymis? Demek ki su akip yatagini buluyormus!

Yarin Jamaika- Montego Bay'a geciyorum. 1 hafta boyunca yuvarlandigim beyaz kumlarda anilarimi yazarim artik. Simdilik sadece yasadigimi haber vermek istedim. Tatilimin ozeti sonunda su olacak sanirim: Kizgin kumlardan, karli daglara. Bi de parasini benim odemedigim kokos otellerden, bitli hostellere:)

Bu arada bildiginiz gibi asil yolculuk 5 Agustos'ta Ekvator-Quito'ya gecisimle baslayacak. Dusununce kalbim sikisiyor! 1 hafta boyunca Olc ve Cozzie'nin buyuk ugraslari sonucu ogrenebildigim Ispanyolca kelime sayisi 5. Oralarda boyumun olcusunu alacagim ve tanriyla yakinlasacagim kesin. Falci oyle demisti zaten. Bu yolculukta maneviyatim ve sanatsal yonum cok gelisecekmis. Buna aciyla terbiye deniyor sanirim:)

Yani yola ciktim diye super cesur biri oldugumu dusunuyorsaniz yaniliyorsunuz. Ama madalyayi hakettigim kesin! Yalnizliktan bu kadar nefret ederken ve aci cekmeye %100 tahammulsuzken kendimi surgunlere yolladim. Madalyalarin hepsi benim olmali!

Miami'den sevgiler.
Gozlerinizden operim:)

21 Temmuz, 2006

hoscakal toronto


Japonlari astim ve yuzlerce fotograf cektim. Secmece fotolar icin tiklayiniz efendim:)
Bakiniz kendimi de astim. ATM'den para cekiyorum. Blog yaziyorum. Blog'a klip koyuyorum. Dijital makina kullanmayi bile ogrendim. Kolum Baris'in kolu kadar uzun olmadigi icin resimlerde ben yokum, o ayri:) Oteki Kiyilardan'in yakistirdigi gibi henuz acemiyim blog isinde de, gezmek isinde de. Yavas yavas ogreniriz. Bir sure kosmak yok. Budur:)
Burada saat 05:00 a.m. olmak uzere. 2 saat sonra Montreal'e dogru yola dusuyorum.

Olcay'i birakiyorum... Oguz'la bulusuyorum...
Bu kadinlar neredeler? Kil gormekten fena oldum!
Yagmurlarla beni karsilayan Toronto bugun yine yagmurla ugurladi beni.
Nereden ayrilirken uzulmedim ki?
Hayat...
Coreklenip kalamadim.
Hoscakal Toronto.
Olcay burada oldukca daha biz cok gorusuruz.
Son soz: Burasi tatil icin cok makul bir yer degil. Eyvallah. Ama Maslak'a benzetenler ayip etmis. Kesinlikle yasanabilecek bir sehir. Baska bir ulkede hayat kurmak isteyen kisiler icin ABD'den(kurtarilmis bir iki sehir haric) daha iyi bir secenek oldugunu soyleyebilirim.



THE REVOLUTION WILL NOT BE MOTORIZED !


19 Temmuz, 2006

toronto’nun "İLGİNÇ"leri


- İçki sadece içki dükkanlarında, o da saat 21:00’e kadar satılabiliyor. Barlarda ise gece 02:00’ye kadar satış yapılabiliyor. Sabaha kadar açık olan mekanlarda bile durum böyle. Saat 02:00’ye doğru vaktin dolmak üzere olduğunu belirten anonslar yapılıyor. 3rd call, 2nd call, last call şeklinde... Sonrasında kendini öldürsen, kankanın önde gideni olsan da hiç şansın olmuyor (muş yani).

- Elinde içki bardağı/şişesi ile barın kapısına çıkamıyorsun, tuvalete gidemiyorsun. Nedenini kimse tam açıklayamadı ama sandığımız kadarıyla içki ruhsatı ile ilgili bir mesele bu. Bir mekanın içinde ruhsat alamamış bölgeler olabiliyormuş.

- Futbolcuların kulüpleri tarafından satılması gibi, çalışanlar burada şirketleri tarafından satılabiliyor. Phil satılmış mesela. Yeni şirketini sevmedigi için istifa etmiş sonra.

- Yollarda dolaşan bir temizlik aracı var. Onun da elektrik süpürgesindeki gibi hortumu var... Şehri bununla temizliyorlar. Cok mantıklı. Daha önce bu cesidini hiç görmemiştim.

- ABD’de özellikle NYC ya da Miami’de ulaşımını patenle sağlayan kişilere denk gelmiştim ama burada bu oran inanılmaz fazla. Paten gibi bisiklet de oldukça yaygın.

- Amerika'nin engelliler için bir cennet olduğunu düşünürdüm. İyinin iyisi varmış: Toronto. Motorlu taşıtlarıyla yollarda yalnız veya grup halinde sohbet ede ede geziyorlar. Beyzbol maçında en az 100 engelli gördüm. Barda bile bir kaç kişi vardı. Hepimiz kadar hayatın içindeler. Harika.

- Kesinlikle güvenli bir şehir burası. Girdiğim hiçbir mall’da, stadyumda, istasyonda vs güvenlik kontrolü yapıldığını görmedim.


- Kapkaç yok ama hırsızlık var. Bakınız yandaki bisiklete:) Bu hale geldiğini gördüğüm tek bisiklet bu değildi.

- Yolda el ele tutuşan sadece 2 çift gördüm. Bütün gün yollarda dolaştığım ve binlerce insanla her çesit ortamda karşılaştığım düşünülürse inanın bu enteresan bir sayı. Neyi gösteriyor, onu henüz anlamlandıramadım.

- Amerikalılar “huh” (ha) der ya... bunlar onun yerine “eh”(ey) diyor.

- Olcay'ın yaşadığı bilmem kaç katlı apartmanda, otomat cep telefonuna yonlendirilmis durumda: Kapıda zili çalınca ben, Olc işyerinden cep telefonuyla apartman kapısını açıyor.

- Cezalar gerçekten sağlam. Örneğin sigara içilmez alanda sigara içerseniz CAD$5000 bayılıyorsunuz. Delikanlı olan buyursun içsin!

elem tere fiş…

Patladım arkadaşlar!!!

Hani biliyoruz tabii, yolda insanın başına bin çesit hal gelir. Yolculuk biraz da bu yüzden önemlidir, geliştiricidir, adamı erdirir filan. Sorunları çözebildikçe, muhtemelen hayata karşı güçlenir insan. Özgüveni artar. Esneklik kazanır. Ne biliiiim. Herhalde böyle olur:)

Yolculuğumun 8. gününde (dun) ilk sorun ortaya çıktı: Biletsiz kaldım! Yani, var olan biletlerim artık yok (Toronto-Atlanta-Jamaika-Ekvator ve dönüşte de Buenos Aires-NY-Istanbul). Hatırlarsanız buddy pass ile uçacaktım. Kanada’ya da öyle geldim. Çok ekonomik hale gelmişti yolculuk. Fazla iyiydi. Başıma dert açacağı belliydi.


İtiraf ediyorum ilk duyduğumda biraz göz yaşı döktüm. Yani çok değil, birkaç damlacık:) Dövizin uçmasıyla durduğu yerde yok olan paracıklarım bir de bu bilet darbesi ile biraz daha azaldı.

Simdi arkadaşımdan haber bekliyorum; bakalim giden biletlerin geri gelmesinin bir yolu bulunabilecek mi?

Üzülmeyeceğim! Ne olursa olsun...
Başıma gelen/gelecek hiçbir şeyin tesadüf olmadığına ve bunların beni bir yere taşıyacağına inanıyorum. Yıllarca gelecek kaygılarıyla yaşadım, çalıştım, para biriktirdim, zart zurt. Bakınız hiçbir şey yapmama gerek kalmadan paralar durduğu yerde yok oluyor. Hayat planlandığı gibi gitmiyor. Bazen çok akılcı davransak da mutluluğumuzu güvence altına alamıyoruz.

Bekliyorum.
Bu yol beni nereye taşıyacak, merak ediyorum.

17 Temmuz, 2006

toronto'da bir beyzbol maçı


Daha önce hiç beyzbol maçı izlememiştim. Bugün, Rogers Centre’deki Toronto Blue Jays-Seattle Mariner maçını izleyerek milli oldum!:)

Olcay beni erkek gibi olmakla suçladı. Ben de onu çağ dışı kalmışlıkla…

Bu beyzbol tuhaf bir spor. Bana biraz bayık geldi. Yani en ufak bir zeka gerekliliği göremedim ben. At, vur, tut, koş. Zaten en başından belliydi pek de heyecanlı bir aktiviyete gelmediğim. Medeni bir şekilde aldık biletleri; kuyruksuz, itiş kakışşız, fortçu tacizlerinden uzak girdik stada. Çocuğunu kapan gelmiş. Bir nevi piknik ortamı. Maç 3,5 saat filan sürdü. Yedik, içtik, güneşlendik. Ben ve taraftarlar. Canım memleketimde futbol maçına gidenin 3 gün sesi çıkmaz.

Renk gelsin ortama diye bağırdım gayri ihtiyari: Go Jays! Go!…
Nafile.




Not: En ucuz yerden bilet alip 1 saat sonra VIP'e sizdigimi da itiraf ediyorum. Turkluk yaptim yani. Pisman degilim:)

çoban pastası (shepherd’s pie)

Çalıştırıyorum cocukları… Dün akşam Phil Shepherd’s Pie yaptı. Irlanda mahalli yemeğiymiş. Arkadaşlarımın birazdan verecegim tarife bakarak yemeği yapma ihtimali bence sıfır… da, hani dünya mutfağını araştırırken rastlantı eseri bloga yolu düşen okur olursa, bir faydamız dokunsun.

Pembe derililerden iyi bir yemek çıkmaz sanıyordum. Yanıldım. Basit ama lezzetli bir yemekti. Siz de deneyin.

Gereken malzemeler:
- Kıyma
- Barbekü sosu
- Bezelye
- Havuc
- Patates
- Zeytinyağı
- Peynir

Çok kısaca olayımız şudur: Kıyma, zeytinyağı ve barbekü sos ile kavrulur. Sonra süzgeçten geçirilerek yağlari süzülür, boş bir kaba dokulur. Buharda haşlanmış bezelye ve havuç ikinci kata, ustune de patates püresi ve biraz da rendelenmiş peynir...5 dk fırında isitmaca.
Oldu da bitti maşallah!
Off bana yazarken fenalık geldi. Size kolay gelsin!

14 Temmuz, 2006

gay village, toronto

Toronto oldukca ciddi bir gay popülasyona sahip (yaklasik 400 bin kisiymis). Şehir merkezinde bulunan gay village’a gittim bugun. Gay mahallesinin meydanında Alexander Wood isimli bir şahsın heykeli bulunuyor. Bu heykelin altında da yanda fotoğrafını gördüğünüz kabartma var. Adamın ve kabartmanın hikayesi pek bi enteresan; paylaşmamak olmaz!

Alexander şehrin kuruluş yıllarında mühim bir adammış. O yillarda bir kadına tecavüz edilmiş. Kadın ifadesinde, tecavüzcünün yazmanın uygun olmadığı bir yerini çırmaladığını söylediği için bizim amca şehri ileri geleni olması sıfatıyla herhalde, kontrol operasyonuna dahil olmuş. Zanlıların ilgili bölgesini tek tek kontrol ederken de gay olduğunu anlamış ve şehrin gay liderlerinden olmuş. İşte bu kabartma o davanın hatırası.

Yıllar içinde şehirdeki gayler arasında bir inanç gelişmiş. Kabartmadaki popoya dokunanın, o gece şansı bollaşıyormuş ve eve yanlız dönmüyormuş:)

Heykelin yanındaki alana beach deniyor. Millet kaldırımın yanına oturmuş piyasa yapıyor plajda gibi. Alemler vallahi...

İşte bu meydanda tontiş bir gay amca ile tanıştım. Marty amca 19 yaşındaki hotdog’cu çocuğa aşık. Çocuk harbi güzel, amca haklı. Ortaya çıktı ki bu amca ünlü biriymiş. Marty and Avrum isimli bir yemek programı var TV’de (soldaki, ama simdi daha yasli). Dedim amca beni de çıkar programa. Bir kebap yapayım da Kanada yemek neymiş öğrensin!

12 Temmuz, 2006

ilk vukuatlar

Internet baglanti problemi icindeyim. O yuzden cektigim fotolari blog'a koyamiyorum. Bu cephede sunlar olmakta:

- Dun gece apartmanimizin onunde adam olduruldugu icin cadde trafige kapatildi. Kanada polisi ile ilk muhabbet gerceklesti. Bizi eve sokmadilar, arka kapidan sizdik iceri.

- Bir onceki gece ise yangin alarmi verildi; dakikalarca susmayan siren sonunda beni bile uyandirdi. Olc ile napsak diye konustuk (10 dk filan da bole gecti); esyalarim yanacaksa yasamama gerek olmadigina kanaat getirip yerimden kipirdamadim:)

Olc 2 gunun icindeki bu hareketlilige saskin. Benim gittigim yerde olay bitmez. Soyluyorum, kimse inanmiyor.

- Halkla dialog ise fena duzeyde. Bu gidisle konusmayi unutacagim.

Halk: Can I get a cigarette?
Ben: No, sorry.
Halk: Do you have any change?
Ben: No, sorry.
Halk: Do you know where X building is?
Ben: No, sorry.

Bunun disinda bi adam "Sofiiiaaa" diye kosarak yanima geldi. Az kaldi sarilip opusecektik.

Harita almaya calistigim metro bilet gorevlisi de beni azarlayip 100 kisilik kuyrugun sonuna yollamaya calisti. Kustum metro teskilatina, yuruyorum simdilik:)

Disarda deli yagmur. Yagmur azalana kadar TV seyredecegim galiba. Yeni sezon gelismelerini merak ettiginiz dizi varsa bildirin, hemen kontrol ediiim:)

toronto'nun "EN"leri


- Tum dunyanin en uzun caddesi olan Yonge Street (1896 km) Toronto'nun ana arteri. Sehirdeki tum adresler west ya da east olarak bu caddeye gore pozisyonlaniyor.

- Dunyanin en uzun yapisi CN Tower (533.33 m) Toronto'nun da sembolu.

- Yaklasik 30 milyonluk Kanada nufusunun 1/3'u Toronto ve civarindaki 160 km'lik alanda yasiyor. Bu durum Toronto'yu Kanada'nin en kalabalik, kuzey Amerika'nin ise 5. kalabalik sehri yapiyor (Ilk dort; Mexico City, NYC, LA, Chicago).

- Toronto'da yuzun uzerinde dil ve dialekt konusuluyor. Dunyanin en kozmopolit sehirlerinden biri (Toronto yerli dilinde 'meeting place' demekmis. Bakiniz sehir bile isminin kaderini tasiyor).
- Kisin sogukta bu adamlar nasil yasiyor diye merak ediyordum. Anladim ki cozumu toprak altina cekilmekte bulmuslar. Toronto'nun yeralti sehri PATH, Guinness'e gore dunyanin en buyuk yeralti alisveris merkezi (genisligi 10 km'nin uzerinde)

10 Temmuz, 2006

bilin bakalim, neredeyim? :)

Ilk gun ozeti:

- 30 kg ceken tekerlekli bavul ile yola ciktigimi,
- Check in sirasinda varligi saptanan bavul fazlaliklarimi (7 kg kadar) posete aktarmak suretiyle sinirdan gecirdigimi,
- An itibariyle, bu agirliga coktan bin pisman oldugumu,
- New York'ta ucaga binemezsem Radife'lere gider kalirim diye sinsice planlarken, Radif'in esi Tolga ile ucakta karsilastigimi... kalkisina 15 dk kala yakaladigim Toronto ucagina kosarken esini almaya gelen Radife'yi de otomatik kapi acildiginda 5 saniye kadar gordugumu (bu hangi bal?),
- 20 saat suren yolculuk sonrasi, sehir merkezine ucuz ulasim bulmak icin yaptigim tum gecmis arastirmalari sallayarak, buldugum ilk taksiye tereddutsuz bindigimi (50 CAN$-gacirt!)

itiraf ediyorum:)

16 Mart, 2006

beni, blue lagoon’a gömün

Kasim, 2005

Miami’de günde minimum 10 saat aralıksız devam eden alışveriş çılgınlığından öyle bitap düştük ki, haftasonu Fort Lauderdale’den cruise ile Bahamalar’a gitmek ilaç gibi geldi.


Cruise seyahati bir tuhaf tabii. Çoluk çombalak aileler, özellikle de yaşlılar doldurmuş gemiyi. Akşamüstü tombala gibi bir oyun oynanıyor. Gece erkekler rulet için casino’ya, kadın ve çocuklar da bizim tatil köylerindekine benzer animasyonları izlemek için gösteri salonuna gidiyor. Süs püs o biçim. N’oluyoruz ya? Alt tarafı okyanusun üzerinde biz bize takılıyoruz. Gecenin sonunda görece genç olanlar cruise’un kareoke barına akıyor. Allah ne verdiyse. Sabaha kadar söyle babam söyle. Nasıl da mutlulular. Hayret doğrusu.

Bahamalar’ın başkenti Nassau’da karaya indik. Türkiye’de kış kıyamet sürerken, güzelim güneşi bulmaktan mı bilmem, çok mutluyum. Her şey gözüme fazlasıyla güzel gorunuyor. Nassau’da biraz gezinip şnorkelle dalmak için bir tur alıyoruz. Denizaltı gerçekten başka bir dünya. Bu kadar renkli balığı daha önce sadece kitaplarda ve belgesellerde gördüm.

Şnorkel turundan sonra ver elini cennet ada, Blue Lagoon (Mavi Göl filminin çekildiği yer).

Yarım gün kaldığımız adada yunusları izledim. Birkaç saati hamaklarda uyuyarak geçirdim. Kuzey Avrupa’nın soğuğundan kaçmış ve adada öğretmenlik yapan bir gençle tanıştım ve hayatına çok imrendim. Lokal içkiler içip, yerlilerle dansettim.

Orada ölsem gam yemezdim, eminim.